‘Bağımlı Bireyden’ ‘Özgür Bireye’ Evrilmesi Gereken Eğitim

Okulların açılmasına az bir zaman kaldı. Okulların açılmasıyla birlikte yine eğitimle yatıp eğitimle kalkacağız. Her tarafı sökük yamalı bir bohçaya dönmüş, dikiş tutmaz bir eğitim sisteminde çoğumuz haklı olarak çocuklarımızın geleceğinden ciddi kaygılar duymaktayız. O kadar ki “Hiçbirimiz çocuğumuzun geleceğinden emin değiliz.” desem abartmış olmam. Sadece biz ebeveynler değil, hangi yaşta olurlarsa olsunlar çocuklarımız da kendi geleceklerinden oldukça kaygılılar. Gelecek kaygısı öyle bir yüke dönüşüp sırtlarına binmekte ki taşınamaz hale gelmekte ve onları stres bataklığının tam ortasına itmektedir. Okula gitmeye kalkan çocuklarımızın yüz ifadeleri, her yaştaki çocuğun tırnak yemesi, depresyonların, kalp krizlerinin küçük yaşlara inmesi bir çırpıda aklıma gelen, gözlemlenebilir göstergelerdir. Şüphe yok ki bunun en büyük müsebbibi eğitim sistemimizin bizatihi kendisidir. Doksan beş yıllık Cumhuriyet tarihimizde çok önemli mesafeler almamıza rağmen ne yazık ki çağa ayak uyduran bir milli eğitim sistemini kalıcı hale getiremedik. Müdürden müdüre, müsteşardan müsteşara, bakandan bakana, hükümetten hükümete değişen ve bir türlü sistemli hale gelemeyen bir “eğitim sistemi”ne çocuklarımızı mahkûm ettik. Olanlar da çocuklarımıza oldu hep, maalesef ki. İyi de bunun nedeni ne?

Şüphesiz ki bunun birçok nedeni vardır. Ama bana göre en büyük neden eğitime bakışımızın kendisindedir. “Ağaç yaşken eğilir.” atasözüne indirgediğimiz eğitimi, “eğ”mek olarak algılayıp, çocukları belli kalıplara sokma işi ve çocukların beynini çeşitli bilgilerle doldurulması gereken bir bilgisayar belleği gibi görme alışkanlığımızı terk etmediğimiz sürece eğitim sistemimizde hangi değişikliği yaparsak yapalım sıkıntıların yakamızı bırakacağını sanmıyorum.

Eğitime, “istendik davranış elde etme süreci” olarak bakmayı bir kenara bırakıp, her çocuğun apayrı bir renk ve apayrı bir değer olduğunu göz önünden kaçırmadan “beynin özgürleşmesi, kafanın geliştirilmesi” olarak bakmamız gerekir. Bu bağlamda eğitimin uygulayıcıları konumundaki biz öğretmenlere çok iş düşmektedir. En başta süregelen alışkanlıklarımızı bir kenara itip “bağımlı bireyler” yetiştirmek yerine “özgür bireyler” yetiştirmeyi amaç edinmeliyiz. Ne mi demek istiyorum? Bunun yanıtını size ben değil, Prof. Robert Dottrens (1893 – 1984) versin.
“ Geleneksel eğitim sisteminde okulun çocuklara uymadığı bir gerçektir. Özellikle eğitimin maddi araçları konusunda hâlâ, sanki okul, çocuğun bilgileri kazandığı ve zihnin geliştirildiği tek yer gibi düşünülmektedir.

Öğretmen konuşur, öğrenci dinler; öğretmen emreder, sınıf itaat eder; öğretmen öğretir, öğrenci öğrenir. Bu, ilke olarak çocukların gereksinimlerini ve ilgilerini olduğu kadar; zihinsel ve duygusal niteliklerini, bireysel farklılıklarını tanımayan bir “bağımlılık eğitimi”dir.” der Dottrens.

İşte tam da bu yüzden çocuklarımız gerçek hayatla karşı karşıya kaldıklarında bocalamakta, problem çözme yetenekleri körelmekte, hep bir büyüğünün ağzına bakmaktadırlar fikrimce. İyi de bunun yerine ne ikame edilebilir? Çözüm ne? Teorik bilgi yerine pratiğe yönelik ne önerilerin var, soruları gibi birçok sorunun zihninizden geçtiğini biliyorum. Zira ben de kuru, ansiklopedik bilgi yerine pratiğe yönelik bilgileri önemseyenlerdenim. Lakin hasta bir varlığa benzetirsek eğitim sistemini, herhangi bir hastalıkta nasıl ki önce teşhis sonra tedavi gelirse bu yazıda da ben, teşhise bir giriş yapmaya çalıştım. Sonraki yazılarda hem velilerin hem de meslektaşlarımın işine yarayacağını düşündüğüm pratiğe yönelik önerilerim mutlaka olacaktır. Yazıma son vermeden önce “bağımlılık eğitimi” yerine “sorgulayıcı, eleştirel, demokratik ve özgürlükçü bir eğitimi” daha çok benimsediğimi belirtmeliyim. Bunun nasıl olacağını da sonraki yazımı bırakıyorum. Unutmayın ki çocuğumuzun eğitimi, sadece egemenlere bırakılamayacak kadar önemlidir. Sonraki yazılarda görüşmek üzere.

Facebook Yorumları

İlk yorum yapan olun

Yorumunuz

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.