Derdin Nedir Öğretmenim?

2002 Senesinin Eylül ayı idi. Sosyal Bilgiler Öğretmenliği mezuniyetinden hemen 3 ay sonra ilk atamam Tokat’ın Reşadiye İlçesi’ne bağlı Büşürüm Kasabası’na Sosyal Bilgiler Öğretmeni olarak atandım. Hâlbuki üniversite yıllarında bizlere il merkezlerine, en kötü ilçe merkezlerine atamamızın olacağı söyleniyordu. Çünkü yeni uygulamaya konulan 8 yıllık temel eğitim sistemine hazırlanan ilk üniversitesi mezunlarıydık ve hemen her il merkezinde birçok ihtiyaç vardı. Böylelikle bizler de ilk mezunlar olarak en kötü ilçe merkezine atamamızın yapılacağı ümidiyle atama vakti saatini bekler olmuştuk.

Nihayet atama takvimi geldiğinde ilçe merkezine razıyken yükseltisi 1350 m. olan bir dağ köyüne atandığımızı duyunca elbette beklentilerimizin boşa çıktığı gerçeğiyle yüzleşmek durumunda kaldık. Evet, artık eğitim ordusunun birer neferiydik ve hiç de ummadığımız, beklemediğimiz ücra bir okulda göreve başlamanın heyecanı ile buruk bir sevinç yaşadık. Buna rağmen idealistliğin verdiği heyecanla göreve başladık.

İlk gün, ilk heyecan. Evrak çantasından daha büyük ebatlara sahip olan bir çantanın içine her biri yaklaşık 600 sayfalık olan iki tane Osmanlı Tarihi kitabı, yine iki tane Türkiye Coğrafyası ve Beşeri Coğrafya kaynak kitapları. Bunların haricinde Tarih fıkraları, güzel sözler vs. tadında birkaç küçük kitap daha. Evet. Heyecanım bildiğim tüm bilgilerimi, sahip olduğum tüm donanımlarımı öğrenciler ile buluşturmak ve onlara faydalı olabilmekti.

Fakat ortada yolunda gitmeyen bir şeylerin olduğu da açıktı. Tüm bu kitaplar, kaynaklar ve benim bilgi dolu beynim… Bunlar mıydı öğrencilerin beklediği, arzuladığı şeyler? Birleştirilmiş sınıflı bir ilkokula sahip olan sekiz yıllık bir ilköğretim. Öğrencilerin %90’ı taşıma yoluyla okula ulaşabiliyor. Öğle tatillerinde kuru gıda ile yine devletin taşımalı öğrencilere sunduğu hizmet ile yemeklerini yiyebiliyorlar. Tabi ki okul sobalı. Yabani hayvanların her an etrafımızda olabileceği bir ortam. Tuvalet ve lavaboların yaklaşık 100 m. ileride olduğu bir tablo. 90 saat ders yükü olan bir ortaokul ve sadece 3 branş öğretmeni ve birleştirilmiş sınıftan dolayı 2 tane sınıf öğretmeni.

Şehir merkezlerinde bulunan üniversitelerde yetişen ve üniversite programlarında bırakın köy okullarına yönelik bir hazırlığı, şehir okullarından dahi kopuk olarak sadece bilgi ve belge yüklemesi ile öğretmenliğe hazırlayan Eğitim Fakültesi perspektifi.

İşte eksiklik buydu. Nereye ve hangi şartlara gittiğimizi, hangi duygu ve vicdanlarla karşılaşacağımızı, hangi yoklukta nefer olacağımızı bizlere gösteremeyen, bizleri sadece atanmaya hazırlayan ama adanma adına içi boş bir şekilde bizleri sahaya süren Eğitim Fakültesi mezunlarının gittikleri yerlerdeki acziyetleri ve çaresizlikleri.

Bir öğrenci ne ister öğretmeninden. Ya da öğretmen ne vermeli öğrencisine? Öğrencinin istediği kitaplarda da bulabileceği formüller ya da ezber bilgileri mi? Öğretmen edindiği tüm bilgileri kopya halinde öğrenciye mi yüklemeli? Öğretmen annedir, babadır, abidir, abladır. Hiçbir insan annesinde, babasından, abi veya ablasından kendisine bilgi yüklemesini istemez. Yoldur onlar, yolda gösterge işaretleridir. Nereye nasıl gideceğini gösterir. Yolda karşına neler çıkabileceği, hangi zorluklarla karşılaşabileceğini işaret eder. Candır onlar, canını nasıl koruyabileceğini, canına nasıl can katabileceğini öğütler. Su gibidir. İçtiğinde nasıl ki sadece susuzluğunu giderdiğini düşündüğümüz su, oysaki her zerremize, her noktamıza işler. Güç verir, can verir. İşte öğretmen de böyledir. Farkı yoktur öğrencinin gözünde annesinden babasından.

Peki, tüm bunları bilmemize rağmen, öğrencinin zihniyle birlikte ruhuna da dokunabilen öğretmenlerimiz nerde? Neden yetiştiremiyoruz böyle öğretmenleri? Elbette böyle öğretmenlerimiz yok mu? Şüphesiz ki var. Ama eğitim camiasına oranladığımızda ya da çevremize şöyle bir baktığımız da kaç tanesini görebiliyoruz? Ya da bizler bu öğretmen sınıflandırmasının neresinde bulunuyoruz? Neden çocuğumuzu okula göndereceğimiz zaman kılı kırk yarıp öğretmen arıyoruz da kendimizin aranan, tercih edilen öğretmen olup olmadığımızı düşünmüyoruz? Artık hepimizin düşünme ve icraata geçme zamanı gelmedi mi?

Bir derdimiz var. Hepimizin bir derdi var. Sağlıklı, kişilikli, güvenilir, çalışkan ve ahlaklı nesiller yetiştirmek gibi bir dert bu. İstikbali göklerde ararken, istiklali köklerde bulan bir milletin fertleriyiz. İnsanlığın ve insan haklarının hiçe sayıldığı dönemde insan onurunu ön plana çıkaran ve insana insanlığını hatırlatan İslam Medeniyetinin savunucularıyız. Üç kıtada at koştururken âlimin/hocasının atının ayağından sıçrayan çamuru şeref kabul o büyük medeniyetin bakiyesi ve torunlarıyız. Böyle yüce bir geçmişe sahip olan bu milletin öncülerinin ve öğretmenlerinin bir derdinin olması vazgeçilmez bir gerekliliktir.

İşte bu çocukların bizlerden beklediği de bu. Eğer derdimiz varsa gelecek bizimdir. Derdimiz yoksa ise yeni nesil adına dertlerimiz de kaçınılmaz olacaktır. Evet, şimdi söyleyelim hep birlikte. Derdimiz ne?

Dr. Mücahit YILDIRIM

Facebook Yorumları
Dr. Mücahit Yıldırım
Dr. Mücahit Yıldırım hakkında 2 makale
1979 Samsun doğumlu. 2002-Lisans: 19 Mayıs Üniv. Sosyal Bilgiler Öğretmenliği 2007-Yük. Lisans: 19 Mayıs Üniv. Sos. Bil. Ens. Coğrafya-Fiziki Coğrafya 2018-Doktora: Atatürk Üniv. Sos. Bil. Enst. Coğrafya-Beşeri Coğrafya Halen Okul Müdürü

İlk yorum yapan olun

Yorumunuz