Doğu-Batı ve Medeniyet

Hâlâ fikir ayrılıklarının devam ettiği meşhur bir Doğu-Batı tartışmamız vardır. Doğulu muyuz, Batılı mıyız? Hangisi olmalıyız? Hangisi daha medeni? vs. gibi sorular soruyoruz. Ama bunu yaparken kullandığımız kelimelerin dahi anlamlarını ne kadar iyi bildiğimiz tartışılır.

Mesela “medeniyet” nedir? Aslında bu iyi anlaşıldığı zaman Doğu-Batı gibi yapay ayrımların da anlamsız olduğunu fark edeceksiniz, hele ki bu küreselleşme çağında. “Medeniyet” çoğu bilim ve düşünce insanına göre en temelde gelişmiş “bilgi” ve “düşünce” birikimidir. Bizim medeniyet kelimesini kullanırken yaptığımız en büyük hata ise, onu “kültür” anlamında kullanmaktır. Yani demek istediğim, “Batı Medeniyeti” diye bir şey yoktur, “Batı Kültürü” vardır. Bunun dışında “Medeniyetin Batı’da olması” farklı bir anlama gelir.

Medeniyetin başlangıcını Mezopotamya’yla ilan ederler. Bunun en temel sebebi “bilgi”dir. Çünkü insanlar büyük devletler kurmaya başlamış, şehirlerde yaşamışlar, astronomiyle ilgilenmişler, en önemlisi de tarım yapmışlardır. Bu çok ciddi bir bilgi birikiminin olduğunu gösterir. Şimdi başka bir yönden bakalım. Peki Mezopotamya’da “düşünce” var mıydı? Malumunuzdur ki, düşüncenin gelişmesi için evvela “özgür düşünce” ortamının olması gerekir. Yani insanların serbestçe ve korkusuzca düşüncelerini ifade etme fırsatına sahip olmaları gerekir.

Bahsettiğimiz gibi Mezopotamya ilk kez büyük otoriter devletlerin kurulduğu bölgedir. Belki de bu, bölge insanın karakteriyle ilgili olsa gerek ki neredeyse tarih boyunca bu bölgede otoriter devletler genellikle insanlar tarafından tutulmuştur. Bu otoriter anlayışın tarım toplumlarında görülmesi daha olasıdır. Çünkü tarımla uğraşan insanların güvende olmaya ve düzene ihtiyaçları vardır. Kargaşa, tehlike ve macerayla pek uğraşma meyli yoktur böyle insanların. Göçebe toplumlarda ise bunun tam tersini görmek mümkündür. Onlar daha ziyade aşiret temelli konfederasyonlar şeklinde örgütlenirler.

Ne yazık ki bu otoriter ve statükocu düşünce biçimi, insanları yeni düşünceler karşısında temkinli ve isteksiz hale getirmiştir. Bu da özgür düşünce ortamının gelişmesini engellediği gibi büyük düşünürlerin de yetişmesini zor hale getirmiştir. Bu yüzden Mezopotamya’nın antik devirlerde ne kadar “medeni” olabildiği tartışılır.

Ama “medeni” olduğunu tartışmanın çok daha zor olduğu başka bir topluluk vardı Antik Dünya’da: Antik Yunanlar. Günümüzdeki bilim ve felsefenin tohumu olan bilgi ve düşünceyi ilk kez onlar ifade etmişlerdi. Somut örnekler verelim: Platon, Aristoteles, Arşimet… Felsefenin babası Platon ve hocaların hocası Aristoteles medeniyetin en güzel örnekleridir. Onları Yunan kültürünün bir parçası gibi görmek hatadır. Çünkü onlar dönemlerindeki Yunan kültürüne muhalif olmuş/olabilmiş insanlardı. Medeniyetin Antik Yunan’daki ürünleri demek, onları daha iyi açıklar. Çünkü onların ortaya attıkları düşünce, kültürler ve zamanların üzerindeydi. Onların temellerini oluşturdukları düşünceyle bugün biz hâlâ birçok şeyi açıklayabiliyoruz. Onların bilgileriyse bugünün gelişmiş bilgilerinin ilk ve en temel halleridir. Bunlar “evrensel”dir. Yalnızca bir kültüre mahsus değillerdir.

Antik Yunan’daki medeniyet Roma İmparatorluğu’nun çöküşüyle duraklamaya girdi derler. Evet tam o sırada medeniyet başka bir yere geçiyordu. Toplum yapısına ve kültürüne muhalif olarak Orta Doğu’da İslam’ın yayılışıyla yeni bir medeniyet sahası ortaya çıktı. Hoşgörüyü esas alan ve Orta Doğu’nun kalıplaşmış, eskimiş putlarını kıran yeni bir muhalif düşünce, özgürlük ortamıyla beraber geçmişindeki bilgi birikimini de araştırıp bulup, kullanarak ve elbette geliştirerek medeniyeti Antik Yunanlardan devraldı. Bu çok ilginç bir noktadır tarih için: medeniyetin bir yerde tam olarak unutulması ve rafa kalkmasının ardından başka bir yerde onu alıp devam ettirenlerin ortaya çıkması. Müslümanlar, geçmişlerinden aldıkları bilgi ve düşünceleri geliştirerek medeniyeti bir üst basamağa çıkardılar.

İslam’ın Altın Çağı denen bu dönemin bitişi için de Moğol İstilası gösterilir. Moğolların Horasan, İran ve Orta Doğu’daki bilim ve düşünce merkezlerine yaptıkları anlayışsız ve yıkıcı saldırı, yüzyıllardır burada gelişen medeniyeti uykuya daldırmak için son nokta oldu denebilir. Ne hikmetse Müslümanlar bundan sonra da eski bilgi ve düşünceleri tekrar kullanıp geliştirmeye pek meraklı olmadılar. Muhtemelen Mezopotamya’nın o antik devirlerden kalma statükocu düşünce yapısına tekrar bürünmeye başladılar. Ama medeniyet burada unutulur unutulmaz kendisine yaşayacak başka bir yer buldu: Avrupa.

Avrupalıların, Orta Doğululardan belki de en önemli farklarından biri; son derece girişken ve saldırgan olmalarıdır. Doğu’nun mistik ve düzen arayan insanının yerine Avrupa’da çıkarcı ve girişken karakterlidir insanlar. Bu, Avrupa’nın siyasi üstünlüğünün dünyaya verdiği zararların temelidir denebilir. Evet, Avrupa’nın siyasi ve ekonomik üstünlüğü dünyaya büyük zararlar vermiştir ve bunu kendileri de çok iyi bilirler. Ama bizim asıl sorunumuz Avrupa’nın bu güce nasıl ulaştığını anlamak yerine, saf bir şekilde Avrupa’yı kutsamamız ya da tam tersine ona kin duymamız oldu. Bunların ikisi de tarihte yaptığımız en büyük iki hatadır. Halbuki Avrupa, saf kinle ya da bir şeylere kutsallık atfederek yapılan işlerin başarıya ulaşamayacağını Haçlı Seferlerinde öğrenmişti, ama biz bunu öğrenemedik. Avrupa’nın en büyük başarısı, medeniyeti İslam dünyasından devralmasını ve onu geliştirip kullanmasını bilmesidir. Batı’ya dünyayı sömürme ve köleleştirme yeteneğini, medeniyetin gücü vermiştir. Batı’nın silahı hiçbir zaman teknolojisi ya da sanayisi değil, gelişmiş bilgisi ve düşüncesi olmuştur. Biz bilgi ve düşünceyi kavramak yerine teknolojisi ve sanayisiyle, yani bilgi ve düşüncenin yalnızca ürünleriyle yetinmeye çalıştık. Bu da yaptığımız hataları telafisiz hale getirdi ve iyice uyuşukluk etkisi yaptı üzerimizde.

21. Yüzyılda ise bambaşka bir dünya var önümüzde. Eski hatalardan ders çıkarmakla birlikte eski çözümlerle vakit kaybetmekten de kaçınmak gerekiyor. Günümüzde medeniyetin yerini tayin etmek bile zordur. Çünkü elinizde bir bilgisayarınız varsa, dünya da elinizin altında demektir. Tabi eğer kullanmasını biliyorsanız…

Peki ne yapılmalı? Gelişmiş bilgi ve düşünceyi nerede bulursak bulalım alıp kullanıp geliştirmekten başka hiçbir çözüm yolumuz yok. Hatta bu konuda üzerimizdeki yük Batı’nın üzerindeki yükten daha fazladır. Çünkü bizim hem kendimizi hem de Batı’yı çok iyi bilmemiz ve anlamamız gerekiyor. Artık sakız gibi söyleyip durduğumuz “küreselleşen dünya”da “Biz Doğuluyuz, Doğulu gibi düşünelim.” ya da “Biz Batılı gibi düşünmeliyiz.” türünden sözlerin gereksizliğinin farkında olmalıyız. Medeniyet; ne Doğu Medeniyetidir, ne Batı Medeniyetidir. Medeniyet, medeniyettir. Medeniyet, düşünmek ve öğrenmektir. Ön yargısız, yeniliğe açık ve tarafsız bir şekilde… Kim medeniyeti alıp kullanıp geliştirmesini bilirse gücü de eline alır ve istediği gibi kullanır. Bunu bunca deneyimden sonra, artık öğrenmiş olmamız gerekiyor, “Doğu mu, Batı mı?” tartışmasını neden bitiremediğimizi ve neden anlayamadığımızı da.

Enes Özcan

Bahçeşehir Üniversitesi – İİSBF
Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler
BİGENÇ
ozcanenes.wordpress.com

Facebook Yorumları

2 yorum

Yorumunuz