Eğitimde Bir Tehlike Unsuru Olarak “Modalaşmak”

Eleştirel eğitim yazılarıma giriş niteliğindeki bu makalede eğitim dünyasının karşı karşıya olduğu en büyük tehlikelerden olan “modalaşma” kavramını ele almak istiyorum.

Moda, günlük hayatımızda sık kullandığımız bir kelimedir. TDK’ye göre moda; 1. Değişiklik gereksinimi veya süslenme özentisiyle toplum yaşamına giren geçici yenilik, 2. Belirli bir süre etkin olan toplumsal beğeni, bir şeye karşı gösterilen aşırı düşkünlük, 3. Geçici olarak yeniliğe ve toplumsal beğeniye uygun olan” gibi tanımlarla karşılanmaktadır. Bu tanımlar dikkatlice incelendiğinde modanın geçicilik, özentilik, düşkünlük gibi ifadelerle birlikte anıldığı görülmektedir. Toplumbilimsel açıdan ise; kültür ögelerinin biçiminde sık sık ortaya çıkan, kısa süreli ve toplum tarafından az çok onaylanan değişiklikler TDK tarafından moda olarak tabir edilmektedir.

Bu tanımlar moda kavramının geçici bir heves ve özentilik durumu olduğunu kanıtlamaktadır. Nitekim moda dendiğinde ilk akla gelen giyim sektöründe, bilindiği üzere, her yıl yeni giyim tarzları “moda” olmakta; yaz ve kış kreasyonu adı altında gerçekte kimsenin giymeyeceği ölçüde abartılı kıyafetler dünyanın “beğenisine” sunulmaktadır. Tasarımcıların yaratıcılık kabiliyetlerinin iflas ettiği noktada beş, on yılın öncesi kıyafetler yeniden “moda” olmakta ve böylece “kurulu düzen” devam ettirilmektedir. Bu düzenden nemalanan çevreler böylece gelirlerini sürdürme ve hatta katlama imkanına sahip olmakta; her mevsim gardırobunu yenileme ihtiyacı “hisseden” tüketici sınıf ise kredi kartı borçlarıyla baş başa kalmaktadır. Görüldüğü gibi; belirli bir üretim gücüne sahip çevreler, ürünlerini modalaştırma yoluyla pazarlamakta ve bu ürünlere yaşamsal ihtiyaç gözüyle bakan tüketiciler onlara sıkı sıkıya bağlanmaktadır. Modalaştırmanın en bariz silahı ise kitle iletişim araçları yani medya üzerinden kullanılmaktadır.

Biyolojik açıdan insan olarak doğan bir varlığın evrensel kültür, ahlak ve değerler ile donatılması gerekirken yerini kapitalizmin beslediği bir tüketim kültürü, ahlaki yozlaşma ve yine kapitalist rejimlerin onayladığı değerlere bağlılık almıştır. Hiç kuşku yok ki bu değerler “değersizleştirme” ile eş anlamlıdır. Bu düzende her şey hatta yaşamınız bile değersizdir. Tek gerçek hayatı olabildiğince büyük bir haz duygusuyla yaşayıp bitirmek, diğer bir ifadeyle “hızlı yaşayıp genç ölmektir.” Ünlü psikiyatrist Viktor E. Frankl’ın meşhur yapıtı “İnsanın Anlam Arayışı”nda da belirttiği gibi insan hayatının bu denli değersizleştirilmesi varoluşsal bir boşluğu yaratmaktadır. Günümüzde insan, neden varolduğunu sorgulamakta ve hatta düştüğü boşluk hissinden yaşamına son vererek kurtulmaya çalışmaktadır.

Peki bu noktada eğitimin işlevi nedir? Ya da ne olmalıdır? Eğitim özünde, insanın kendi potansiyelini keşfetme ve yüceltme çabasıdır. Diğer bir deyişle kendisini bağlayan zincirleri kırarak özgürleşme sürecidir. Bir başka tanıma göre ise eğitim “insanlaşmadır.” Gerçekte yaşadığımız her sorun eksik insanlaşmanın bir sonucudur. Bu haliyle eğitim, insanı “insan” yapan olgu, durum ve süreçlerin genel adıdır. Oysa aynı “kurulu düzen” neoliberal güçler tarafından eğitim sektöründe de nakış gibi işletilmektedir. Günümüzde eğitim tıpkı giyim, kültür ve yaşam tarzı gibi küresel bir sektör halini almış; bu zaman zarfında eğitimin gerçek niteliği unutturulmuştur. Eğitim, yaşanılan varoluşsal boşluk hissine bir çare olamamaktadır çünkü bu amaçla kurgulanmamaktadır.

Özüne yabancılaştırılmış eğitim ve eğitim kurumları, mevcut düzenin devamına yol açan, Bourdieu’nun deyimiyle, yeniden üretimini sağlayan bir forma kavuşturulmuştur. Daha çok demokrasi, refah ve zenginlik adına neoliberal politikalara sıkı sıkıya bağlanmış olan ülkeler, eğitim sistemlerini de aynı politikalar çerçevesinde insanlaşmadan yoksun hale getirmiştir. Yine Frankl’dan alıntı yapacak olursak; bugünün toplumu başarı yönelimli oluşuyla tanımlanmakta; başarılı ve mutlu insanlara özellikle de gençlere odaklanmaktadır. Bunun dışındaki kişileri ise yok saymakta ve değersizleştirmektedir. Bu durum başarıya odaklanmış insanların kitlesel bir yarışına neden olmaktadır. Her şey akademik başarı puanları, sınav notları ve testlerdeki doğru yanlış sayılarına endekslidir. Oysa küresel sistemin “başarı” olarak lanse ettiği tüm olgular, Fromm’un deyimiyle, bir yanılsamadan öte değildir. Daha çok para, mal, mülk kazanmış olmak varoluşsal boşluğu doldurmamaktadır. Son model arabanızın ya da cep telefonunuzun olması, en pahalı giyim mağazalarının müşterisi olmanız veya sosyal medya hesaplarınızdan paylaştığınız onlarca fotoğraf da yine bu boşluk hissinin ilacı değildir.

İşte eğitimde “moda” olgusu burada devreye girmektedir. Eğitim hayatı insanın uzun yıllarını almakta, hatta günümüzde yaşam boyu eğitim kavramı tartışılmaktadır. Kısacası eğitim aslında yaşamın ta kendisidir. Bu noktada aldığınız eğitimin niteliği yaşamınızın niteliği hakkında da fikir vermektedir. Bahsettiğimiz küresel güçlere teslim bir eğitim sisteminin ürünüyseniz sizin de hayatınızın bir yanılsama, bir boşluk hissi ile doldurulduğunu söylemekte sakınca yoktur. Eğitim adı altında okullarda zihinlere işlenen her bilgi, her davranış, her tutum ve değer aslında küresel güçlerce kurgulanmış yaşam tarzının farkında bile olmadan size dayatılmasından ibarettir. Tektipleştirilmiş, ahlaki değerleri çökertilmiş, sözde başarı elde etme uğruna her yolu mübah sayan, tüketime alıştırılmış, dıştan süslü püslü gözüken ama içi bomboş nesillerin yaratılma projesidir bu. Düşünmeyen, sorgulamayan, yaratıcılığı köreltilmiş insan yığınlarıdır. Modalaşan eğitim uygulamalarının kurbanlarıdır aslında ama bu düzen öyle güzel paketlenmiştir ki nesil araştırmacısı J. Twenge’e göre kendilerini çok başarılı ve mükemmel görme eğilimi de yine bu nesillerde mevcuttur.

Eğitimde bu düzenin sürekliliğini sağlama adına moda kavram ve uygulamalar topluma beşer, onar yıllık sürelerle enjekte edilmektedir. Bunlar eğitim camiası tarafından hızla benimsenmekte; ancak varoluşsal boşluğun gerçek çareleri olmadıkları için kısa bir zaman sonra insanlarda usanmışlık ve duyarsızlık yaratmaktadır. Dünya genelinde belirli periyotlar halinde “eğitimde yeni yaklaşımlar” paketi raflarda yerini almakta; cicili bicili şekilde servis edilmektedir. Miadını dolduran “yaklaşımlar” ise tekrar hortlayacakları zamanı beklemek üzere depoya kaldırılmaktadır. Bu yeni yaklaşımların neden hiç sona ermediği, yeni olan buysa eskisine ne olduğu veya eskinin hangi kusurları sebebiyle terk edildiği ise anlaşılamamaktadır. Önemli olan “yeni” etiketi altında bir şey mi ortaya koymaktır yoksa gerçekten insani ihtiyaçlarımız bir yeniliği mi gerektirmektedir? Maalesef çoğu zaman bu “yeni”nin bir etiketten, bir pazarlama taktiğinden başka bir şey olmadığı görülmektedir.

Eğitimde moda olan bu “yeni”leri ayırt etmek çok kolaydır. Araştırmadan uygulamaya kadar her yer onlarla doludur mesela. Nereye elinizi atsanız, hangi kanalı takip etseniz veya çok satanlar listesinde hep bu “yeni arkadaşları” görürsünüz. Adlarına özel kongreler, konferanslar, söyleşiler düzenlenir. O güne kadar adını sanını duymadığınız araştırmacı ve uygulayıcılar bir anda bu işin profesyoneli olup çıkarlar. Yüzlerce etkinlik ve çalıştay yapılır. Bu “yeni arkadaşları” ülkeye ve dünyaya tanıtmak, bu arada kendini maddi ve manevi olarak sağlama almak üzere etrafta pıtrak gibi biten “eğitimciler” türer. Tezler yazılır, üniversitelerde bölümleri açılır ve hatta özel merkezleri kurulur. Kuru gürültü dolu iki günlük seminerlerine fahiş fiyatlar çekilir. Bu yeni arkadaşları hızla benimseyen ve popüler çağdaş yaklaşımlara göre eğitim verdiğini iddia eden özel eğitim kurumları şehirlerin dört bir yanını sarmaya başlar. E tabi ücretleri de buna mukabil artış gösterir.

En başta belirttiğimiz gibi bunların hepsi modadır. Yani geçici heves ve özentilik. Teknik bilgi ve beceri kazandırmanın ötesine gitmeyen, bu nedenledir ki insanın ruhuna hitap etmeyen uygulamalar bütünüdür. Gerçek eğitim, özünden koparılarak, insan ruhu ve bilgeliğiyle bağlarını yitirmiş; yeni yaklaşım paketi altındaki moda uygulamaların kurbanı olmuştur. İnsan olmanın erdemi ve ruhunun yerini dolduran teknik bilgi ve beceriler ise; bıçak parası almadan ameliyata girmeyen cerrahları, gelir ve gideri dengelemek için avanta alan muhasebecileri, suçlu olduğunu bile bile müvekkilini aklamaya çalışan avukatları, rüşvet yiyen polisleri, adam kayıran siyasetçileri, torpillileri işe alan belediyecileri ve hatta milyonları öldüren atom bombasını bulan bilim adamlarını yaratmıştır. Herbiri kendi alanında çok “başarılı” olan bu kişiler gerçek insanlık onurundan yoksundur. İşte, savunduğum eğitim tüm bunlara dur diyen bir eğitimdir. Bunun ayrıntıları ise bir başka yazının konusu olacaktır. Saygılarımla.

Facebook Yorumları
Erdem Oklay
Erdem Oklay hakkında 11 makale
1984 yılında Aydın'da doğdu. Söke Hilmi Fırat Anadolu Lisesi'nden 2002 yılında mezun olarak Makine Mühendisliği bölümünü kazandı, bir yıl devam etti. 2004 yılında Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Fen Bilgisi Öğretmenliği bölümüne kaydoldu. 2008 yılında mezun olarak, [92] KPSS P10 puanıyla fen bilimleri öğretmeni olarak göreve başladı. Aynı yıl, babasını toprağa verdikten birkaç hafta sonra Dokuz Eylül Üniversitesi'nde Eğitim Yönetimi bölümüne birinci sıradan girerek yüksek lisans eğitimine başladı. Toplam Kalite Yönetimi üzerine verdiği tezle bilim uzmanlığı [M.Sc.] derecesi aldı. 2012 yılı Şubat ayında Eskişehir Osmangazi Üniversitesi'nde aynı alanda doktora programına kabul edildi [ALES: 91 KPDS: 78]. Çalışmalarını eğitimde kalite ve insan kaynaklarının geliştirilmesi, örgüt ve yönetim teorileri, eğitim politikaları, düşünce tarihi ve insan doğası ile eğitim sosyolojisi üzerine yoğunlaştırdı. Çeşitli kongre ve konferanslarda sözlü bildiriler sundu. Akademik kitaplarda bölüm yazarlığı yaptı. Tek yazarlı ve ortak bilimsel makaleleri yayımlandı. Farklı mecralarda eğitim, bilim ve gündelik hayat üzerine yazılar yazdı. Şu sıralar doktora tezi olarak öğretmen yeterliklerinin eleştirel pedagoji bağlamında yeniden kurgusu üzerine çalışmaktadır. Bu zaman zarfında öğretmenlik mesleğini de sürdüren Erdem Oklay, 2015 yılında MEB tarafından yılın "fark yaratan öğretmenlerinden" seçilerek Ankara'daki 24 Kasım programlarına davet edildi. 2017 yılında yüzlerce öğretmen arasından seçilerek, CERN'de (Avrupa Nükleer Araştırmalar Merkezi) düzenlenen 7. Türk Öğretmenler Çalıştayı'na katıldı. Akademik ve mesleki hayatında "İnsana ait olan hiçbir şey bize yabancı değildir" prensibini benimseyen Oklay, çalışmalarını büyük bir azim ve titizlikle sürdürmektedir.

İlk yorum yapan olun

Yorumunuz