Eğitimi ‘İşkence Olmaktan’ Çıkarıp, Mutluluk Kaynağı Yapmak

Bu yazımda sizi kısa bir düş yolculuğuna çıkarmak istiyorum. Gözlerinizi kapayıp bir anlığına hayal kurmanızı rica ediyorum. Düş bu ya, güneşin o mahmur gözlerini daha açmaya çalıştığı, erkenci horozların bile daha uyanmadığı bir zamanda silahlı ve üniformalı iki kişinin kapınızda dikildiğini düşleyin. Size, “Sizin yaşayabilmeniz için paraya ihtiyacınız var. Para için de işe… Dolayısıyla işe gidip çalışmak zorundasınız.” deyip hem sizi hem de çocuğunuzu sürükleyerek işe götürdüklerini… Kıyametleri koparırdınız değil mi? Haklısınız elbette, 21. Yüzyılda öyle saçmalık olur mu hiç? Bu, düşte bile olamaz. İyi de çocuğunuzu zorla elinizden alıp eğitmek için okullara doldurmak bundan çok mu farklı sizce? Hangi niyetle yapılırsa yapılsın zorla yaptırılan her şey işkence değil midir sizce de? Evet, zorunlu eğitimden bahsediyorum. Zorunlu eğitimin dünyamıza nasıl girdiğini merak ettiniz mi hiç? Bugünkü manada zorunlu eğitimin dünyada ilk olarak, yolun sonuna gelmiş bir devlet tarafından yaşama geçirildiğini söylersem şaşırır mıydınız? Şaşırın o zaman…

1806 yılında yapılan Jena Savaşı’nda o zamanlar amatör sayılan Napolyon askerleri profesyonel Prusya askerlerini bozguna uğratır. Bundan epey etkilenen ünlü Alman felsefecisi Fichte, “Alman Ulusuna Hitaben” adlı kitabını yazar. Fichte, bu kitabında gerçekte tükenmekte olan Prusya toplumundan yola çıkarak, ulusu, her bireyin daha kolay talimat almasını sağlayacak yeni bir hayali kurumsallık olan zorunlu eğitim etrafında, kendine yeni bir biçim vermesi gerektiğini savunur. Bu görüş, zamanla olgunlaşınca Prusya 1891 yılında zorunlu eğitimi hayata geçirir. Prusya’nın hayata geçirdiği zorunlu eğitimin özde beş amacı vardı. Bunlar;

  1. Orduya itaatkâr askerler yetiştirmek,
  2. Maden ocaklarında çalıştırılmak üzere itaatkâr işçiler yetiştirmek,
  3. Hükümetlere azami düzeyde tabii olacak sivil hizmetliler yetiştirmek,
  4. Endüstriyel yapıların emrinde çalışacak memurlar yetiştirmek,
  5. Kritik konu ve sorunlarda birbirine yakın düşünen varlıklar yetiştirmek.

Kısacası; bireylerin beyinlerini Prusya’nın o günkü ihtiyaçları doğrultusunda şekillendirmeye çalışmışlardı. Yukarıda dile getirdiğim tarihi kesitten tarihi Prusya’yı çıkarın, yerine günümüz ülkelerinden istediğinizi ekleyin çok şeyin değişmediğini görürsünüz. İşte iki binli yılları devirdiğimiz, bilgi çağı diye tabir edilen zamanımızda hâlâ aynı zihniyetle “istendik davranış elde etmek için” çaba sarf edilmesini doğru bulmuyorum. Çocuklarımız taş değil ki onları yontalım. Ha, hükümetlerin, egemenlerin böyle düşünmelerini anlarım ama 19. Yüzyıldaki insanlardan çok daha fazla imkâna ve düşünce yapısına sahip olan günümüz insanının böyle düşünmesini anlayamam.

Hükümetleri ve egemenleri anlarım çünkü insan beyni iki şekilde yönlendirilebilir ancak. Birincisi cehaletle, ikincisi beyne yüklenen ve tartışmasız doğru kabul edilen bilgi ile. Bir toplumu istediğiniz şekilde gütmek istiyorsanız ya cahil bırakırsınız ya da işinize gelen, istediğiniz bilgiyi toplumun kafasına yerleştirip, onun doğru olduğuna inandırırsınız.

Günümüz insanını ise anlayamam çünkü biz ebeveynlerin ihtiyacı olan itaatkâr, bağımlı, güdülecek çocuklar değildir. Tam tersine hayalleri olan, entelektüel özgüvene sahip, bağımsız düşünebilen, kendi ayakları üstüne basabilen, becerileri gelişmiş, eleştirel bakma yeteneği kazanmış, merak etme duygusu törpülenmemiş, değişime ve gelişime açık çocuklardır bizim asıl ihtiyacımız olan.

İşte bu ihtiyacımızı gideremediğimiz ve bu özellikte çocuklar yetiştiremediğimiz için PISA sınavlarında son sıralarda yer alıyoruz. Çünkü orada direk bilgi değil, öğrenilen bilgiyi yorumlama ve günlük hayatta kullanma becerisi ölçülmektedir. Çocuklarımızın çoğu ya okumuyor ya da okuduğunu anlamıyor maalesef ki.

İyi de ne yapmalıyız? Önce sahada bilfiil bulunan biz eğitimciler kendimizden başlamalıyız. Kendimizi heykeltıraş ve çocuklarımızı yontulması gereken taş ya da mermer olarak görmekten vazgeçmeliyiz. Biz eğitimciler, öğrencilerimizin sadece ve sadece rehberleri olmalıyız.

Sonra günümüzde doğru bilinenin aksine, en fazla bilgiyi beyinlere yükleyen değildir iyi öğretmen, bunu bilmeliyiz. Zira tarihin hiçbir kesitinde günümüz kadar çok bilgi paylaşılmadı ve bilgiye ulaşım günümüzdeki kadar kolay olmadı. Bilgi yönünden çocuklarımız çok ama çok şanslılar hakikaten. Eskilerin hayal bile edemeyecekleri bir şeyi yapıyoruz mesela. Milyonlarca kitabı her an yanımızda taşıyoruz. Bilgiye ulaşmak cebimizde taşıdığımız bir telefon kadar yakın bize. Bir tuşa basmaya bakar sadece. Dolayısıyla beyinleri kuru bilgiyle doldurmak, beyne çöp muamelesi yapmak ve onu heba etmekten başka bir işe yaramaz fikrimce. Belki de yapmamız gereken tek şey, günümüzün moda deyimiyle, çocuklarımıza öğrenmeyi öğretmektir. Bilgiye ulaşma yollarını öğrettik mi; bilgiyi beyin süzgeçlerinden geçirme yeteneklerini, onu yorumlama ve günlük hayatta kullanma becerilerini geliştirdik mi gerisini çocuklarımız çok rahat bir şekilde getirebilirler.

Peki, tüm bunları nerede ve nasıl yapacağız? Uzun yazılarla sizi bıktırmak istemediğimden bunu da sonraki yazıma bırakıyorum.

Facebook Yorumları

İlk yorum yapan olun

Yorumunuz

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.