Eğitimin Vazgeçilmez Araç ve Gereci: “Gönül ve Sevgi”

Eğitimde, beyni doğrudan pratik yararı olan bilgiyle doldurmayı mı amaçlamamız gerekir, yoksa çocuklarımıza kendi içinde iyi olan zihinsel edinimler mi vermeye çalışmalıyız? Sorusu ile başlar Bertrand Russell’ın eğitim üzerine denemeleri. 1900’lü yıllarda sorulan bu soru, günümüzde ne kadar teorikte cevabını bulsa da, pratikte bu cevap uygulamaya konulabilmiş değil.

Elbette bilgi, fayda ile iç içedir. Faydasız ilim, ilimden sayılmaz. Bu bağlamda öğrenciye verilecek olan ve günlük hayatlarında fayda sağlayamayacakları ilmin de bir geçerliliğinden ve hükmünden bahsetmek zordur.

Bugün öğretmen yetiştirmek gibi ulvi bir görevi ve misyonu olan Eğitim Fakültelerinde eğitim görmüş ve halen eğitim görmeye devam edip eğitim ordusuna katılmayı planlayan eğitimciler/öğretmenlerin bu fakültelerde edindikleri hangi bilgiler, okullarda hayata geçirilmek için elverişlidir? Ya da kazandıkları hangi tecrübe sahada, yani okullarda kendilerine olumlu bir kazanç olarak geri dönebilmektedir?

Küreselleşen hayatımızda eğitimin de, öğrencilerin de küreselleşmeden yana tavır takındığı aşikârdır. Hepimiz, “Bizim zamanımızda” diye başlayan cümlelerin içerisinde boğulup gitmekteyiz. Hâlbuki bizim zamanımızın henüz geçmediğini, sadece bizim öğrencilik zamanımıza göre yer değiştirdiğimizi, konumumuzun değiştiğini ve yaşımızla birlikte eğitime, hayata bakış açımızın değiştiğini idrak etmemiz gerekmektedir. İlkçağ filozoflarının, öğrencilerinin kendi zamanlarındaki gibi olmadığı serzenişinde bulunmaları da şüphesiz ki bu tezi doğrulamaktadır. İşte bu nedenledir ki, küreselleşen dünyamızda çağın gerekleri ve öğrencilerin istek ve arzuları doğrultusunda eğitimcilerin de buna ayak uydurma gerekliliği kaçınılmazdır. Tabi ki bu ayak uydurma sürecinde ilke ve çizgilerimizden ödün vermemek, öze ve maneviyata uygun hareket etmek de büyük önem arz etmektedir.

Eğitim, bireyde olumlu yönde davranış değişiklikleri elde etme süreci olarak tanımlanmaktadır. Bu süreçte araç ve gereç ile yöntem ve teknikler değişkenlik göstermekle birlikte öğrencilerde oturtmak isteğimiz anlayış ve kazandırmak istenilen kazanımlar stabil kalmaktadır. Günümüzde öğrencilerde özellikle görülen eksiklikler, milli ve manevi değer yargıları olarak karşımıza çıktığına göre, kazandırmak istenilen ruh da şüphesiz ki değerlerine bağlı bilinçli vatandaş yetiştirmeye yönelik olmaktadır. Her ne kadar yakın zamanda ülkemizin atlatmış olduğu ve özellikle de gençlerin dik duruşu ile bertaraf edildiği hain darbe girişiminde, gençlerimizin göstermiş oldukları milli ve manevi duruş takdire şayan olarak karşılansa da, bu duruşun zor zamanda tehlike ve saldırıya karşı gösterilen bir tepki olduğu da göz ardı edilmemelidir. Arzu edilen şey gençlerimizin zor zamanda gösterdikleri tepkiyi ve ortaya koydukları bu duruşu, günlük yaşamda da hayata geçirmeleri, bunları şiar edinmeleridir. İşte tam da bu aşamada biz eğitimcilere düşen görevler başlığı altında sıralanması gereken maddeler ortaya çıkmaktadır. Eğer zor zamanda ortaya çıkan manevi duygulara sahip gençlerimiz varsa, yapmamız gereken şey korkmak ve endişelenmek değil, çalışmaktadır. Bizlere düşen görev var olan cevheri ortaya çıkarmak olacaktır. O zor gecede tehdit nasıl ki gençlerin yüreğine düşmüş ve onları harekete geçirebilmiş ise, yine onları harekete geçirecek şey yüreklerine düşmek olmalıdır. Dokunmak, gönüllere hitap etmek, var olan cevheri ortaya çıkarıp enerjiye dönüştürmeye yetecektir.

Bu bağlamda başlangıçta sorulan soru, eğitimin temel dayanak noktası olarak karşımıza çıkmaktadır. Kendisine fayda sağlayacağını düşünmediği bir ilim ile ilgilenmek, herkese olduğu gibi öğrenciye de ağır gelebilmektedir. Dolayısıyla bu durum eğitim sisteminde bir takım değişikliklere ve ilmin amel için öğretilmesi gerçeğine bizleri götürmektedir. Nitekim Hz. Peygamberin helak olan insanları tarif ederken ilmi ile amel edenleri istisna tutması, şüphesiz ki bizlere yol göstermektedir. Günlük hayatta kendilerine fayda sağlayacak ilmi vermek ve bu ilmi verirken de onların anlayacakları yöntem ve teknikleri kullanmak, bahsedilen küreselleşme sürecindeki değişime ayak uydurmak ile mümkün olmaktadır. Ne kadar anlatırsa anlatsın insan karşısındakinin anladığı kadardır. Yine Hz. Peygamberin söylediği gibi, “insanlara anlayacakları nispette konuşunuz” uyarısı da bizlere, öğrencilere ulaşmada yol göstermektedir.

Öğrenci kendisine değer veren, kendisini önemseyen, kendine göre zor gününde yanında olan, ona yol gösteren, onunla mutlu olup onunla üzülen, onunla ilgili ayrıntıları bilen, kısaca onu sevip yüreğine dokunan öğretmen istemektedir. Bu öğretmeni bulduğunda sadece okul hayatında değil ömrü hayatında onu arayıp soran ve onun öğretilerini kendine şiar edinen bir kişilik olmaktadır. Tarif edilen bu öğretmen tipi atanan değil, “ADANAN ÖĞRETMEN” olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu özelliklere sahip bir öğretmenin öğrencisine veremeyeceği ilim olmadığı gibi kazandıramayacağı ahlaki değer de bulunmamaktadır. Var olan tüm araç ve gereçler ile yöntem ve tekniklerin sözde kalacağı, tüm eğitim sistem ve öğretilerinin yanında yaya kalacağı araç “GÖNÜL” yöntem ise “SEVGİ” dir. Bu araç ve gereç ile üstesinden gelinemeyecek bir sorun yoktur.

Eğitimin küresel boyutu incelendiğinde de bu durumun çok da farklı olmadığı görülmektedir. Eğitimde dünyada en başarılı eğitim sistemlerine bakıldığında Güney Kore, Japonya, Singapur, Hong Hong, Finlandiya, Birleşik Krallık, Kanada, Hollanda, İrlanda ve Polonya’nın başı çektiği görülmektedir. Pearson isimli bir eğitim grubunun yapmış olduğu araştırma, bu ülkelerin eğitime ayırdıkları paranın oranlarının çok fazla olduğu görülse de ve ülkelerin gayri safi milli hasılalarının fazlalığı dikkati çekse de, eğitim üzerine yapılan çalışma ve ortaya konulan raporlar paranın o kadar da önemli olmadığını ortaya koymaktadır. Dünyanın iyi eğitim sistemine sahip olan ülkelerinin, eğitimi hayatlarının kültürel olarak en önemli parçası haline getirdikleri anlaşılmaktadır. Yani eğitime ve eğitimciye çok fazla değer verdikleri ortaya çıkmaktadır. Öğretmenliğin bir meslek olarak çok saygı gördüğü ve diğer saygın meslekler olarak tabir edilen meslekler kadar değer taşıdığı bilinmektedir. Eğitime verilen bu önem, sosyal açıdan da saygınlık taşıdığından dolayı öğrencilerin de sosyal statü kazanmak adına başarılı olmak istekleri ortaya çıkmaktadır. Bu araştırma bizlere eğitimde paranın değil de eğitime verilen değerin önemini göstermektedir. Eğitime verilen değer, eğitime harcanan zamanın fazlalığını, başarıya ulaşmada kullanılacak yöntem ve teknik çeşitliliğini, istek ve arzudaki seviyeyi, dolayısıyla öğrencilere ulaşabilmeyi ve ulaşmak için de sevgi mekanizmasının iyi çalışmasını beraberinde getirmektedir. Sevgi duygusunun önemini Pestalozzi şu şekilde dile getirmektedir. “Kutsal, iyi, eğitici olan, insanı ahenkli bir şekilde gelişmeye götüren şey, sevgi denilen tek bir merkezden doğar. Hiç şüphe yok ki, bütün beşeri duygular arasında, çocukta insan tabiatının en yüksek, en özlü anlamı belirten sevgi duygusudur. Sevgi ve o sevgi ile birlikte çocukta fışkıran ruhi etkinlik, şüphesiz, gelişmenin müşterek, olumlu ve sarsılmaz hareket noktasını teşkil eder; ruhumuzu yükseltebilecek bütün istidatlar yalnız ve ancak ondan doğar.” Yine sevginin gücüne inanan Tolstoy da “Sevgi insan hayatının iç yasasıdır ve insanoğlunun tabii olarak arzu ettiği mutluluğa ulaşmasının yegâne vasıtasıdır.” diyerek eğitim de sevgi faktörünün önemini vurgulamıştır.

Eğitimin kalitelileştirilmesi için düşünürlerden ve eğitim uzmanlarından feyz alan ülkelerdeki eğitim sistemleri incelendiğinde, öğrencilerin okulu sevmeleri ve okula severek isteyerek gelmeleri anlayışının ön plana çıktığı görülmektedir. Singapur’da özellikle Beden Eğitimi dersinin önemi göze çarpmaktadır. Sıradan beden hareketleriyle veya top koşturmayla değerlendirilen bir ders olmaktan ziyade, her branşa 1 yıl verilen formasyon Benden Eğitimi dersi için 2 yıla çıkarılmıştır. Japonya’da kazandırılmak istenilen davranışlar yaparak ve yaşayarak öğrencilere kazandırılmaya çalışılmaktadır. Okulda temizlik görevlisinin olmayışı, temizlik sorumluluğunu kazandırmaya yönelik olarak uygulanan kurallardan bir tanesidir yalnızca. Ayrıca okulların % 90’ında spor için ayrılmış özel alanlar ve yüzme havuzları bulunmaktadır. Finlandiya’da okullar evleri gibi dekore edilmekte ve öğrenciler kanepelerde oturup sohbet ederek, bahçelerde ağaçlara tırmanarak yaparak, yaşayarak öğrenme süreçlerini geçirmektedirler.

Dünyada önde gelen eğitim sistemlerine sahip olan ülkelerdeki bu ve benzeri uygulamaları çoğaltmak mümkündür. Sadece öğretmen ile öğrenci arasındaki sevgi bağının dahi yeterli sayılamayacağı, öğrencinin okulu ve okul ortamını da sevmesinin gerektiği aşikârdır. Dolayısıyla yazımızın özünde bahsedilen SEVGİ köprüsü eğitim öğretimin merkezine konuşlandırılması gereken en önemli araçtır. Öğrenci, öğretmen ve okul üçlemesinde sevgi köprüsü ne kadar sağlam ve kalıcı kurulursa, eğitimin kalitesinin de o oranda artırıldığını görmek hiç de zor olmayacaktır.

Tüm bu bahsedilenler ışığında eğitimin sadece öğrenciden ibaret olmadığı, hatta daha da önemli ayağının öğretmen ve okul ortamı olduğu karşımıza çıkmaktadır. Gerçekten de günümüzde öğrencilerin sorun olduğu ve ahlaki değerlerden yoksun olarak yetiştikleri bir problem olarak görülmektedir. Oysa hiç kimse bu değerleri doğuştan öğrenerek edinmemiştir. Bu değerlerle yaşayıp, bu değerleri yaşatmak; öğrenmek ve öğretmek için en doğru yoldur. Eğer öğrenci karşısında bu değerleri yaşayan ve yaşatan bir örneğe sahip değilse, kendisinin de edinmesi mümkün görünmemektedir. En güzel öğretme ve en güzel öğretmen, yaşatan ve yaşayan öğretmendir. Kişi vermek istediği ilim ile amel edip, kazandırmak istediklerini kendisi de yaşarsa, öğretmesi için çaba sarf etmesine gerek bile kalmayacaktır. Bu bağlamda her olumlu örnek bir ilim, bunu yaşayan her kişi de birer öğretmendir.

Sonuç olarak, toplumu ayakta tutan ve devleti güçlü kılan şey, yetişmiş, kendini geliştirmiş, maneviyatını bilen ve bunlara bağlı kalıp hayatını buna göre idame ettiren, sadece zor zamanda kendini göstermeyip hayatın her anı ve safhasında varlığını hissettiren, sevgi, saygı ve hoşgörü üçlemesine sahip, devletine bağlı ve devletinin gelişmesi için çaba gösteren bireylere sahip olmaktır. Ayrıca bu birey sadece öğretmen ve öğrencilerle sınırlı olmayıp tüm cemiyeti kapsamaktadır. Cemiyeti pişiren de yukarıda özellikleri sıralanan öğretmendir. Öğretmenlerimizin sadece belli saatler arasında öğrenciye bilgi yükleyip ardından da ne kadar yüklenmiş diyerek kontrol eden görüntüden sıyrılması ve gönül ve sevgi bağını bağlanıp, adanan öğretmen kategorisine yükselmesi gerekmektedir. Ancak bu sayede çağları aşarak medeniyet fikrine haiz oluruz ve ancak bu sayede gönüller yapmaya geldik diyen Yunus’un öğretisiyle kazanımlar elde edebiliriz. Ve yine ancak bu sayede övündüğümüz geçmişimiz ile bağ kurarak geleceğimizi inşa etme yolunda sağlam adımlar atmış oluruz.

Dr. Mücahit YILDIRIM

Facebook Yorumları
Dr. Mücahit Yıldırım
Dr. Mücahit Yıldırım hakkında 1 makale
1979 Samsun doğumlu. 2002-Lisans: 19 Mayıs Üniv. Sosyal Bilgiler Öğretmenliği 2007-Yük. Lisans: 19 Mayıs Üniv. Sos. Bil. Ens. Coğrafya-Fiziki Coğrafya 2018-Doktora: Atatürk Üniv. Sos. Bil. Enst. Coğrafya-Beşeri Coğrafya Halen Okul Müdürü

İlk yorum yapan olun

Yorumunuz