Öğretmenim, Ettiğin Kelamın Değeri Nedir?

Geçtiğimiz günlerde eski bir talk show programcısının en az kendisi kadar eski programlarını izledim. O yıllarda henüz çocuk olduğum için kendisini gayet net hatırlıyordum ama programının yayın saati benim uyku saatime denk geldiğinden izlemeye fırsat bulamamıştım. E sosyal medya sağolsun. Artık her istediğimiz programa istediğimiz saatte ulaşabiliyoruz. Neyse… Birkaç programına şöyle bir göz attım, göz attım dediysem ciddi ciddi izledim ve zamanında bu talk show yıldızımızı (!) kaçırdığım için aslında hiç de hayıflanmamak gerektiğini anladım.

Zira beyefendi saatlerce konuşup da dişe dokunur tek lakırdı etmeyenlerdenmiş. Nihayetinde programlarından akılda kalan birtakım hoş espriler dışında pek bir şey değil. Diyeceksiniz ki gece yayınlanan ve magazin ünlülerini ağırlayan bir talk showcunun elbet felsefi tespitler yapmasını beklemeyeceksin. Orası öyle lakin insan ne konuşursa konuşsun bunun bir düzeyi, bir düzeni olmalıdır. Ettiğin kelamın bir ağırlığı olacak ki magazin de konuşsan, spor muhabbeti de yapsan veya edebiyat üzerine de tartışsan, dinleneceksin. Saygınlık kazanacaksın. Bunu yapan eski ustalar vardı. Orhan Boran, Halit Kıvanç, Erkan Yolaç…

Ben bu beyefendide ustaların ciddiyetinin onda birini göremediğim için üzüldüm. Yine de asıl anlatmak istediğim elbet bu değil. Bu pek güldürülü lakin salt kafa şişirici programı izlerken aklıma biz eğitimciler, öğretmenler geldi. Aynı tuzak bizim için de kurulu değil midir? Zannederim ki ömrünü “söz” üzerine geçirenlerin bu tuzağa yakalanması pek kolaydır. Bu tuzak, aracın amaç olması; sözün güzelliğinin, değerinin önüne geçmesidir. Bir nevi “biçimciliktir” yani! Öyle ki çevremizde belki de pek çok kişide bunu görürüz. Güzel konuşan bu insanların söylemek istediklerini satır aralarında aradığınızda büyük bir hüsranla karşılaşırsınız. Sizi güldürür ve eğlendirirler. Onlarla keyifli vakit geçirdiğinizi düşünürsünüz ancak size hiçbir bilgi-deneyim katmazlar. Böyleleriyle kısa bir sohbetten sonra “Ne anlattı şimdi bu?” demeniz kaçınılmazdır.

Bu durum eğitimciler için özellikle tehlikelidir. Düşünsenize işi ilim-irfan olan kişiler güzel lakırdı etmenin, kendine hayran kitlesi yaratmanın peşine düşüp de asıl amaçlarından bir uzaklaştı mı vay halinize! Hele bir de bunu bilinçli yapıyorsa binlerce kere yazıklar olsun! Türkçemizde bir söz vardır ya hani “edebiyat parçalamak”. Bu biraz yanlış bir kullanım olsa da buradaki edebiyat lafı söz güzelliğine önem verip gerçekte hiçbir şey söylemeyenleri kastetmek için değil midir? Eğitimcilerin elinde bu silah atom bombası kadar güçlüdür. Çünkü bizler yani demin de bahsettiğim gibi, işi “söz” ile olanlar, ister istemez hoş konuşma tereddütü ile boş konuşmanın ağına kolayca yakalanabiliriz. Herkes güzel konuşmak ve dinlenmek ister. Ama unutulmamalı ki salt hoş konuşanların ettiği kelam da bir kere, hadi bilemedin iki kere dinlenir. Üçüncü seferde aynı retoriğe alışık olanlar küçük bir omuz silkmesi ile uzaklaşırlar.

Sanırım ki eğitimciler olarak, evet, çok okumalı ve konuşma pratikleri yapmalıyız. Anlatacağımızın etkisini güçlendirmek için söz sanatlarından yararlanabiliriz ama asla sözümüzün değerini ikinci plana atmamalıyız. Önce söze odaklanmalı, kitlemizin konuşmamızdan ne anlayabileceği üzerine derin düşünmeliyiz. Yanlış anlaşılabilecek veya izah gerektirecek noktaları ayrıca ele almalıyız. Konuşmalarımızı yapılandırırken içeriğin kuvvetli olması için uğraşmalıyız. Çok dinlenmek yerine etkili bir dinleyici kitlesi yaratmayı hedeflemeliyiz. Bu manada, eğitimde “modalaşan”, “popülerleşen” yaklaşımlara mesafeli davranmalı; bu tür kavramları kullanmak gerektiğinde üzerinde iki kere düşünmeliyiz.

Yazan-çizenlerin ise daha bir dikkatli olması gerekmektedir. Çünkü “söz” en nihayetinde akıldan uçup gidebilir veya yanlış hatırlanabilir. Oysa yazı-çizi öyle değildir. Mesela iki bin sene önce yazılmış bir yazı hala aynı şekilde okunmakta; aynı şekilde anlaşılmaktadır. O yüzden, yazar-çizerlerin eserlerini oluştururken ekstra önlem almaları gerekmektedir. Dipnotlarla açıklama yapmak veya referans göstermek bunlardan bazılarıdır. Yoksa bu işe “güzel yazayım da cümle alem hayran kalsın” diye düşünerek başlanırsa ettiğin lafın bir hükmü kalmadığı gibi o “cümle aleme” de rezil olmak işten değildir. Eğitimcilerin henüz göreve başlamadan bu bahsettiklerimle ilgili becerileri edinmeleri, kendileri için önemli bir kazanım olarak hanelerine yazılacak ve gerektiği itibarı elbet görecektir.

Facebook Yorumları
Erdem Oklay
Erdem Oklay hakkında 9 makale
1984 yılında Aydın'da doğdu. Söke Hilmi Fırat Anadolu Lisesi'nden 2002 yılında mezun olarak Makine Mühendisliği bölümünü kazandı, bir yıl devam etti. 2004 yılında Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Fen Bilgisi Öğretmenliği bölümüne kaydoldu. 2008 yılında mezun olarak, [92] KPSS P10 puanıyla fen bilimleri öğretmeni olarak göreve başladı. Aynı yıl, babasını toprağa verdikten birkaç hafta sonra Dokuz Eylül Üniversitesi'nde Eğitim Yönetimi bölümüne birinci sıradan girerek yüksek lisans eğitimine başladı. Toplam Kalite Yönetimi üzerine verdiği tezle bilim uzmanlığı [M.Sc.] derecesi aldı. 2012 yılı Şubat ayında Eskişehir Osmangazi Üniversitesi'nde aynı alanda doktora programına kabul edildi [ALES: 91 KPDS: 78]. Çalışmalarını eğitimde kalite ve insan kaynaklarının geliştirilmesi, örgüt ve yönetim teorileri, eğitim politikaları, düşünce tarihi ve insan doğası ile eğitim sosyolojisi üzerine yoğunlaştırdı. Çeşitli kongre ve konferanslarda sözlü bildiriler sundu. Akademik kitaplarda bölüm yazarlığı yaptı. Tek yazarlı ve ortak bilimsel makaleleri yayımlandı. Farklı mecralarda eğitim, bilim ve gündelik hayat üzerine yazılar yazdı. Şu sıralar doktora tezi olarak öğretmen yeterliklerinin eleştirel pedagoji bağlamında yeniden kurgusu üzerine çalışmaktadır. Bu zaman zarfında öğretmenlik mesleğini de sürdüren Erdem Oklay, 2015 yılında MEB tarafından yılın "fark yaratan öğretmenlerinden" seçilerek Ankara'daki 24 Kasım programlarına davet edildi. 2017 yılında yüzlerce öğretmen arasından seçilerek, CERN'de (Avrupa Nükleer Araştırmalar Merkezi) düzenlenen 7. Türk Öğretmenler Çalıştayı'na katıldı. Akademik ve mesleki hayatında "İnsana ait olan hiçbir şey bize yabancı değildir" prensibini benimseyen Oklay, çalışmalarını büyük bir azim ve titizlikle sürdürmektedir.

İlk yorum yapan olun

Yorumunuz