Yaratıcılığın Kilidini Açan Anahtar: Müzik

Albert Einstein bir dostuna müziğin içsel yaşamı üzerindeki etkilerini tarif ederken; “Kendimi ve düşünme yöntemlerimi yakından incelemeye başladığımda en önemli becerimin, sahip olduğum benzersiz hayal gücü olduğu sonucuna vardım. Bu, benim için tüm diğer yeteneklerden önemli” demişti; “Bilimdeki tüm büyük başarılar sezgisel bir şekilde bildiğimiz şeylerle başladı. Ben önsezilerin ve ilhamın gücüne inanıyorum.”

Ve bir röportajında sarf ettiği şu sözlerini duymayan yoktur; “Hayal gücü bilgiden daha önemlidir. Çünkü bilgi sınırlıyken, hayal gücü her şeyi kapsar.” Peki Einstein için sanat ve bilimin arasında köprü kuran müziğin olağanüstü etkileri nasıl ortaya çıkıyordu? Fizikçi, yaşamı konusunda sıkça danışılan bir uzman olan Alice Calaprice’in kendisiyle Princeton Üniversitesi adına gerçekleştirdiği sohbet ve röportajlarda sezgisel olarak düşündüğünü ama elde ettiği sonuçları mantıksal olarak dile getirdiğini söylemişti; “Nasıl gördüğümüzü ve nasıl bir deneyim yaşadığımızı mantığın dilinde resmediyorsak, o zaman buna bilim diyoruz. Ancak bu deneyimler bilinçli beynin üretebileceği formların dışına taşıyor, yani yapıları bilinçli zihnin erişim alanının dışında kalıyor ve buna rağmen sezgisel olarak tanınabiliyorsa, o zaman buna da sanat diyoruz.”

Einstein’a göre, en iyi bilim insanları aynı zamanda birer sanatçıydı. Tüm zamanların en büyük fizikçilerinden biri olmasının yanı sıra, bir piyanist ve kemancı olan büyük dâhi, sezgisel düşünme sürecini ilk kez Kyoto’daki bir konferansta tarif etmiş; problemleri çözerken verileri değil, imajları kullandığını, sözcüklerin bu süreci takiben belirdiğini söylemişti. İlerleyen yıllarda Gestalt psikolojisinin kurucularından psikolog Max Wertheimer’le yaptığı bir sohbette bu durumu açıklarken, hiçbir zaman mantıksal sembollerle ya da matematik denklemleriyle düşünmediğini, beyninde bunların yerine duygular, imajlar ve müzikal yapıların belirdiğini dile getirdi; “Sözcüklerle düşünme işini nadiren yaparım. Bir düşünce gelir, sonrasında onu sözle ifade etmeye çalışırım.”

Bunun da ötesinde, bilimsel sezgilerini müzikle kazandığına dair bazı ipuçları veriyordu; “Fizikçi olmasaydım müzisyen olurdum. Genelde müziksel düşünürüm. Hatta hayal kurarken bile bunu müzikle yapıyorum.” Hiç şüphe yok ki onun dehasının kilidini açıp yaratıcı fikirlerini salıveren şey müzikti. Peki fikirlerinin müzikal bir mimariyle şekillendiğini söylerken kastettiği şey tam olarak neydi? İşte bu soruya odaklanan Arkansas Üniversitesi müzik teorisyeni ve besteci Robert K. Mueller, Einstein’ın uzay ve zamana kafa yormasının ardında bile müziğin yattığını düşünüyor. Ona göre, fizikçi müziğin, uzayın kendini tanımladığı bir uzantısı olduğunu düşünüyordu. Çünkü ilk gençlik yıllarında kendisine kılavuzluk ederek becerilerini yönlendiren fizikçi ve felsefeci Ernst Mach’ın da böyle düşündüğü biliniyor. Bu doğruysa, Einstein’ın uzay-zamanın sırlarını çözmek için yola çıkmış olmasının ardındaki neden, müziğin kendisine bahşettiği özel görme ve düşünme biçimi olabilir.

Müziğin matematiksel olarak da açıklanabildiğini ve bu ikilinin ilk bakışta fark edilmese bile her ikisi hakkında bilgi sahibi olan birilerinin elinde ayrılmaz bir bütün gibi davranabildiğini biliyoruz. Bilişsel bilimler uzmanı Douglas Hofstadter, bilim ve sanat çevrelerinde yankı uyandıran ünlü kitabı Gödel, Escher, Bach: Bir Ebedi Gökçe Belik’te bu konuyu irdeleyip; matematiğe de ilgi duyan Bach’ın benzersiz fügleri, Escher’in özgün çizimlerindeki matematikselliği ve ünlü matematikçi Kurt Gödel’in teoremlerini bir arada yorumlayarak, bunlarda tespit ettiği simetri ve “garip döngülerin” (strange loops) aynı zamanda insan bilincinin çalışma şekline dair önemli ipuçları verdiğini gösteriyordu. Aslında müziğin matematikselliği Pisagor’dan bu yana incelenmekte. Hatta daha geriye gittiğimizde Çin, Hindistan, Mısır ve Mezopotamya’da da araştırılmış olduğuna dair kayıtlarla karşılaşıyoruz. Öyle ki günümüzde bazı uzmanlar, matematik eğitiminin tıpkı polimatlar devrinde olduğu gibi müzik eğitimiyle birlikte verilmesi gerektiği üzerinde duruyor. Ama müzik aracılığıyla uzay-zamanın sırlarına erişebilmek bambaşka bir şey. Belki de Einstein, kendisine müziğin bahşettiği sezgisel düşünme gücünü tüm limitleri zorlayarak kullanabilen eşsiz bir örnekti. Einstein’ın sezgisel olarak bildiğini söylediği şey, günümüz laboratuarlarında incelenebiliyor.

Sinirbilim uzmanları, fMRI’a bağlı birinin o esnada gerçekleştirdiği bilişsel süreçlerini takip edebildikleri için müziğin zihin üzerindeki bazı etkilerini ortaya çıkarmaya başladılar. Bilişsel bilimcileri olduğu kadar antropologlar, biyologlar ve müzikologları da cezbeden bu konu Londra Kraliyet Müzik Akademisi’nden besteci ve müzikolog Adam Ockelford’un da ilgisini çekmiş. Özellikle de yıllarca otistik spektrum bozukluğu ve görme kusurlarına sahip çocuklara müzik eğitimi vermiş olduğundan, bu çocukların müziğe, diğer insanlara oranla daha yatkın olduğunu, hatta bazılarının müzik konusunda üstün becerilere sahip olduklarını biliyordu. Ockelford şimdi de üstün müzik algısının ardındaki faktörleri aydınlatıp müziğin zihnimiz üzerindeki etkilerini araştırıyor. Yakından inceleme fırsatı bulduğu çocukların büyük bir kısmı ayakkabılarının bağcıklarını bağlamak ya da biriyle sohbet edebilme gibi basit görünen ancak karmaşık bilişsel süreçlerle ortaya çıkan becerilerden yoksun olsalar da genellikle 10 yaşlarını aştıklarında, ilk kez duydukları bir besteyi piyano başına oturarak tek seferde ve mükemmel bir şekilde çalmayı başarıyor. “Bir şekilde parmakları doğru notalar üzerinde hareket ediyor” diyor Ockelford.

Nörolojik açıdan normal olarak tanımlanan becerilere sahip nörotipik bireylerde 10 binde 1 kişide rastlanan “mutlak kulak”, yani dinlenilen müzik dışında hiçbir referans olmadan, hatta müzik eğitimi ya da nota bilgisine bile ihtiyaç duyulmadan notaları tanıyabilme yeteneği, bu çocuklar tarafından sıradan bir beceriymişçesine sergileniyor. Otizm spektrumundaki çocuklarda bu oran yüzde 8’e yükseliyor. Görme engelli olarak doğan ya da bebeklikte görme yetilerini yitiren çocukların aynı beceriyi geliştirme ihtimaliyse yüzde 45 gibi dikkat çekici bir seviyede.

Ockelford’un öğrencileri içinde bir tanesi var ki özellikle de bu konuyla ilgiliyseniz adını mutlaka duymuş olmalısınız. Hem görme engelli hem de otistik dâhi kategorisinde olan Derek Paravicini 25 haftalık prematüre bir bebek olarak doğduğu için yeni doğan yoğun bakım ünitesine alındığında aşırı dozda oksijene maruz kalıp görme yetisini tamamen yitirdi. Bu durum beynini de etkileyerek ağır derecede öğrenme güçlüğü yaşamasına neden oldu. Çocukluk yıllarında otizm belirtileri de ortaya çıkmaya başladı. Ama tüm bunların yanı sıra mutlak kulağa sahip olduğu da görüldü. İlk konserini yedi yaşında veren Paravicini, iki yaşından bu yana, piyano başına oturduğunda sadece bir kez duyduğu bir şarkıyı bile kusursuz bir şekilde çalabilen dâhilerden. Artık bir yetişkin olan müzisyenin adı günümüzün önemli müzik dehaları arasında anılıyor. Beyni, Beethoven’ın Ayışığı Sonatı’nı (Moonlight Sonata) icra ederken görüntülendi ve daha biz farkına bile varamadan, yani saniyenin onda biri gibi kısacık bir zaman diliminde notaları birbirinden ayırt edebildiği anlaşıldı.

Geçtiğimiz yıllarda yitirdiğimiz ünlü İngiliz nörolog Oliver Wolf Sacks’ın da yakından takip ettiği katatonik hastaların bazılarını kısa bir süre için bile olsa müzikle tedavi etmeyi başarabildiğini biliyoruz. Sacks, Derek Paravicini ve beraberinde Tourette sendromlu Matt Giordano ile yine son derece ilginç bir vaka olan Tony Cicoria üzerinde araştırmalar yaptı. Giordano aynı zamanda çok yetenekli bir davulcu olduğu için Sacks’ın ilgisini çekmişti. Hayatını bir kabusa çeviren hastalığından sadece davul çalarken sıyrılabilen bu adam müziğin kendisine verdiği gücü şöyle tarif ediyor. “Sanki beynim bir bulmacaymış ve bazı parçaları da eksikmiş gibi yaşarken, davulumu çalmaya başlayınca bir anda tüm parçalar yerine oturuyor, bulmaca tamamlanıyor.”

Tony Cicoria ise hiç müzik eğitimi almamış bir ortopedi cerrahıyken, 42 yaşında, güneşli bir günde üzerine düşen yıldırım nedeniyle kalbi duran ve tesadüfen orada bulunan bir hemşire tarafından tekrar hayata döndürülen biri. Yaşadığı bu tuhaf kazanın hemen sonrasında müziğe, özellikle de piyanoya ilgi duymaya başlayan ve bu sayede hızla iyileşmeyi başaran Cicoria kısa sürede müzikal bir başarı elde edebilen ender insanlardan.

Kendi bestelerini yapan, verdiği konserlerler büyük ilgi gören Cicoria, davulcu Giordano ve otistik deha Paravicini’nin ortak yönü, hepsinin bilişsel engellerini müzikle aşabiliyor oluşu. Yıldırım çarptıktan sonra ilginç bir şekilde değişime uğrayan Cicoria’nın beyni, müziği bir anda hayatının en büyük tutkusu haline getirdi. Oliver Sacks, onun da tıpkı Matt Giordano gibi müziğin gücünü, yaşamını tekrar bir dengeye oturtmak için kullandığını dile getirmişti. Ancak Paravicini’yi uzun yıllar boyunca yakından izleme şansına sahip olan Ockelford önemli bir şeyi daha hatırlatıyor; Bu müzik dehası üzerinde yapılan araştırmalar, onun da tıpkı Einstein gibi sezgileriyle harekete geçtiğini gösterdi. Ockelford’un teorisine göre, tüm bunlar, müziğin yapısındaki tekrarlar ve dönüşümler sayesinde ortaya çıkıyor. İncelediği bireyler bu unsurları takip ederek kasıtlı kopyalama denilen şeyi yapıyorlar. Bunun, Douglas Hofstadter’in vardığı sonuçtan pek de farklı olmadığını görüyoruz. Ancak Hofstadter’in yaklaşımının aksine, Ockelford’un aynı iddiayı vurgulayan teorisi bilim dünyasında pek de ilgi görmedi. Psikoloji profesörü Diana Deutsch bu durumu “sözcüklerden şarkıya geçiş ilüzyonu” olarak tanımlıyor. Deutsch’a göre bu tür tekrarlar sayesinde, sözlü ifadeler de beyinde şarkılar gibi algılanmaya başlıyor.

Arkansas Üniversitesi’ndeki Müzik ve Bilişsel Bilimler Laboratuarı’nın yöneticisi Elizabeth Hellmuth Margulis de benzer araştırmalarıyla dikkat çeken uzmanlarından. “Müziği sadece duymak ve dinlemekle kalmıyoruz” diyor araştırmacı; “Beynimiz duyduğumuz sesleri işleyip müzikal bir algı yaratıyor.” Son yıllarda gerçekleştirilen araştırmalar, müziğin, hiçbir müzik eğitimi almamış kişilerin beyninde bile tıpkı o duyulan enstrümanları çalıyormuşçasına işlenebildiğini gösterdi. Dahası, beynin müziği algılayan birimleri bir orkestranın üyeleri gibi bir arada çalışıp, duyulan sesleri notalardan ibaret bir yapı olarak değil de Einstein’ın tanımladığına benzer şekilde; kendi içinde bütün olan temel algısal bir insani deneyim olarak işliyor. “Beyin görüntüleme teknikleri sayesinde, müziği dinlerken beynin tamamına yayılan karmaşık bir aktivitenin belirmeye başladığını keşfettik. Harekete geçen bölgeler arasında görme, motor becerilerin kontrolü, duygular, konuşma, hafıza ve planlamadan sorumlu birimler de var” diyor Margulis. Ve bu bulgu, müziğin tüm diğer deneyimlerle iç içe geçebilen bir deneyimler bütününe dönüşebildiğini göstermekte; “Müzik dinlerken duyduklarımızın ötesinde; ne gördüğümüz, ne yaşamayı umduğumuz, nasıl hareket ettiğimiz gibi çeşitli yaşam deneyimlerimizi bir araya getirip bunların toplamına karşılık gelen bir deneyim yaşıyoruz”.

Facebook Yorumları

İlk yorum yapan olun

Yorumunuz

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.