Yaşamdan Kopuk Öğretim, Fast Food Eğitim

Zamanın birinde, okulların açıldığı ilk günde ve öğrencilerime kavuştuğum ilk ders saatinde “Sizleri, böyle eksiksiz bir şekilde burada görmek çok güzel. Evet, yine uzun ve yorucu bir süreç bizi bekliyor. Bu süreçte çok zevkli zamanlar da geçireceğiz elbette. Ama merak ettiğim için sormak istiyorum: “Böylesine güzel bir günde neden o tatlı uykunuzu bırakıp geldiniz? Yani okula neden geliyorsunuz? Amacınız nedir?” diye sorduğumda söz alan bir öğrencim:

“Öğretmenim, ilkokula gelemezsek ortaokula gidemeyiz. Ortaokula gidemezsek liseye gidemeyiz. Liseyi bitiremezsek de üniversiteyi bitirip doktor, avukat ya da öğretmen olamayız çünkü.” demişti.

Evet, dokuz yaşındaki bu çocuğumuz belki bilerek ya da bilmeyerek eğitim sistemimizin sorununu bir paragrafla ortaya serdi fikrimce. Tıpkı bu çocuğumuz gibi hepimiz, “meslek edinmek için aşmamız gereken zorlu ve dikenli bir süreç…” olarak görüyoruz eğitim öğretimi maalesef ki. Bu yüzden de okullarımızda bilgi endeksli, sınav merkezli bir eğitim yapıyoruz. Hızlı bilgi edinme, hızlı okuma ve kestirmeden çözüme gitme, bugünkü eğitimimizin temel taşlarını oluşturmaktadır. İşte buna ben, fast food eğitim diyorum.

Fast food yemek tarzı nasıl ki obez ve sağlıksız nesiller yetiştirmeye vesile oluyorsa fast food eğitim de hiçbir şeyi özümsemeyen, menfaatçi, rekabetçi, bencil, benmerkezci ve bağımlı nesiller yetiştirmeye sebep olmaktadır. Sonra da “Biz, toplum olarak, nasıl böyle bencil, çıkarcı; dayanışmadan, paylaşımdan, insani değerlerden uzak insanlar olduk? Nasıl bu hale geldik?” diye tüm bunlara sebep olanların başında bizim olduğumuzu unutarak hayıflanıyoruz.

İyi de ne yapmalı? Doğaya geri dönmeli. Her şeyi kendi doğallığında bırakmalı. Eğitim öğretimi, yaşamdan kopuk, hapishaneleri andıran binalarda, dört duvar arasında yapılamayacağını fark etmeliyiz. Eğitim ortamının eğitimin vazgeçilmez unsurların başında geldiğini hatırlayıp eğitim ortamını yeni baştan dizayn etmeliyiz. Doğal yaşamdan kopuk olmamalı okullar. Belki de atılacak ilk adım, askeri düzeni anımsatan o klasik okul sıralarını bir daha geri gelmemek üzere kaldırıp sınıfları çocuklarımızın kendilerini rahat ve özgür hissedecekleri ev ortamı gibi dizayn etmek olmalıdır. Bu şekilde çocuk, kendini baskı altında değil, o kurumun saygın bir ferdi olarak görür ve öyle de görülmeli.

İkincisi çocuklarımıza “Pavlov’un köpekleri” muamelesi yapmayı tez elden bırakmalıyız. Dersleri kırkar dakikalık periyotlara bölmeyi bırakmalı, zil sesine son vermeliyiz. Bu şekilde yaparak çocukları ikide bir dış uyarıcı aracılığıyla disipline etmek yerine kendi iç disiplinlerini oluşturmalarına fırsat vermeliyiz.

Şimdi söyleyeceklerimi okuduğunuzda belki şaşıracaksınız ama elimizden geldiğince teknolojiyi okullara sokmamalıyız. Evet yanlış okumadınız, teknolojiyi okula sokmamalıyız! Şüphe yok ki içinde bulunduğumuz çağ, teknoloji çağıdır. İstediğimiz kadar uğraşalım teknolojiden uzak durmamızın mümkünatı yok. Teknoloji her eve hatta her cebe girmiş vaziyette. Günümüzde teknolojiden uzak bir yaşam düşünülemez elbet bilirim. Ama unutmayın ki tüm evlerden yükselen ortak çığlık; çocuklarımızın teknoloji bağımlısı olduklarıdır. Öyle bir sorun ki bu, kimi uzmanlara göre en az uyuşturucu bağımlılığı kadar büyük bir sorundur. Bu sorun tüm çıplaklığıyla ortadayken o halde bu çocukların ihtiyacı, yeni tabletler değil, tam tersine doğayla iç içe olmaktır. Bu, hem çocuklarımızın sağlığı hem çocuklarımızın becerilerini geliştirmek hem de vereceğimiz bilginin kalıcılığı için çok ama çok önem arz eder. Zira akademik bilgiyi, dört duvar arasında kuru kuruya çocuklarımıza empoze etmek yerine, sahada, söz konusu bilginin somut olarak bulunduğu yerde vermek, o bilgiyi çok daha kalıcı kılar. Bu nedenle okullara tabletler, bilgisayarlar vermek yerine, her okula bir otobüs tahsis edilmeli. Hangi konuyu işleyecekse öğretmen, onu bizzat yerinde, sahada işlemeli. Tarih dersinin mesela, müzede, tarihi mekânlarda işlendiğini düşünsenize… Ya da coğrafya dersinin bizzat coğrafyanın kendisinde… Veya matematik dersini soyut olmaktan çıkarıp somut hale getirdiğimizi düşünün. Bundan daha zevkli ve kalıcı ders mi olur?

Öğrenmenin temeli meraktır. İnsanoğlu/kızı merak etme duygusunu doğumuyla birlikte getirmese belki de öğrenme hiç ama hiç olmayacaktı. Bu bağlamda biz eğitimciler, enerjimizi çocuklarımızı törpülemeye harcayacağımıza süregelen negatif alışkanlıklarımızı törpülemeye harcamalıyız. Dolayısıyla sürekli soru soran çocukları, sınıfın huzurunu bozan, haylaz çocuklar olarak görmeyi bırakmalı tam tersine çocuklarımızın meraklarının daha çok depreşmesini sağlamalı, bizi soru yağmuruna tutmaları için onları teşvik etmeliyiz. Soru sormak, sorgulamak öğrenmenin temelini oluşturur zira.

Eğitim kurumlarında demokratik kurallar egemen olmalı, çocuklarımız tam anlamıyla özgür olmalılar. Unutmamamız gereken şu ki özgürlük, başıboşluk ya da her istediğimizi yapmak demek değildir, istemediğimizi yapmamaktır aslında. Özgürlük, sorumlulukla birlikte anlamlı olur ancak. Evet çocuklarımız özgür ama sorumluluk sahibi olurlarken bizler de “öğreten adam” olmaktan çıkmalı, o sınıfın bir bireyi ve sadece rehberi olduğumuzu unutmamalıyız.

Ve son olarak eğitim müfredatımızı tepeden tırnağa değiştirmeliyiz. İlkokulda akademik bilgiden daha çok beceri eğitimine ağırlık vermeliyiz. Okulları birer yaşam atölyelerine dönüştürerek çocuklara hayatta lazım olacak becerileri kazandırmalıyız kısacası.

Demem o ki eğitim kurumlarını çocukları hayata hazırlayan kurumlar olmaktan çıkarıp hayatın tüm doğallığıyla aktığı kurumlar haline getirmek zorundayız. Başka da çıkışımız yok fikrimce.

Facebook Yorumları

İlk yorum yapan olun

Yorumunuz