Dünyayı Biz Kurtarabiliriz!

Bilim insanları, yaptıkları araştırmalar sonucunda insan kaynaklı olumsuz etkilerle; “küresel ısınma, çevrenin tahribi, doğal kaynakların ölçüsüz kullanımı, yangın, kuraklık, susuzluk” gibi ortaya çıkan durumların dünyada canlıların yaşamı için tehdit oluşturmaya başladığını belirtmektedirler. Öte yandan gittikçe artan üretim/tüketim çılgınlığı insanları mutlu edeceği yerde; ekonomik hesaplar kaynaklı savaşlara, zorunlu göçlere ve büyük bir kısmının da fakirleştirmesine sebep olduğu görülmektedir. Yeraltı kaynaklarından en çok kullandığımız başta petrol ve doğalgaz başta olmak üzere doğal enerji kaynaklarımız gelecekte tükenerek mevcut kurulduğu düşünülen medeniyetin(?) devamını sağlanmasının zorlaşacağı hesaplanmıştır. Üstelik bu kaynaklar sadece çıktığı ülkeye değil tüm dünyada yaşayanlara aittir. Çünkü her kaynak her yerde bulunmuyor. Kendi seçimleri olmasa da kimi ülkeler bu konuda daha şans ve avantajlı durumdadır.

Dünya üzerindeki toprak parçalarına elimizde tapu dediğimiz kâğıt parçalarına göre sahip olduğumuzu zannetsek de insan ömrünün en fazla yüz yıla bile ulaşmadan bittiğini düşündüğümüzde bize ait olmadığı gerçeğini kabul etmek zorundayız. Bu durum ne tek başına bir ülkenin ne de vatandaşlarının bireyler olarak dünyanın (en azından barındığımız kısmının) sahipliğindeyken de üzerinde canımız istediği tasarrufta bulunmamıza engel olur. Çünkü hepimiz dünya adlı bir gemideyiz ve bu geminin yolculuğunu tehlikeye atmadan seyahate devam etmek zorundayız. Üstelik dünyada insan türü dışında binlerce türden bitki ve hayvan olarak isimlendirdiğimiz canlıyla birlikte yaşamak zorundayız. Çünkü onların sayesinde yaşam çemberleri kopmadan devam edebilmektedir. Ülkeleri yönetenlere demokrasi gereği oylarla verilen yetkileri nasıl kullandıklarını da gözlemek ve insanlığın kurtuluşu yönünde kullanmadıklarında gerekli uyarıları yapmak da görevimiz olmalıdır. Dünyada/doğada insanca yaşamak için mutlaka yasal düzenlemelerin cezai yaptırımların olmasını da beklemeyelim.

Dünyanın şifrelerini bilmesek de kendine ait fabrika ayarları bulunmaktadır. Mükemmel ve kusursuz bir sistemle çalıştığını bilim insanları yaptıkları her keşifle ortaya koymaktadır. Bu sisteme müdahale ederek canımızın istediği gibi değiştiremeyeceğimizi anlamamız ve farkında olmayanlara da hatırlatmamız gerekiyor. Demek ki sosyal bir varlık dediğimiz insan olarak bireysel değil kolektif hareket etmemiz gerekiyor. Medeniyetin geldiği noktada hiçbir ülke sınırlarını kapatıp dışarda olup bitene göz yumamıyor. Bunu en son acı bir şekilde Covid-19 Virüs Pandemisinde gördük. Nerden ve ne sebeple başladı ve şu anda milyonlarca insanın ölmesine hastalanmasına sebep olarak hala tüm dünyayı tehdit etmeye devam ediyor.

Eğitim kurumları olan okullarımızda dünyada sağlık ve huzurla yaşamın reçetelerini de veriyoruz aslında. Anasınıflarından başlayarak üniversite sonuna kadar her şeyi öğretmeye çalışıyoruz. Tüm öğretilenlerin özeti ve özü insan olduğumuzu unutmamakta birleşiyor. Ama bu yeterli olmuyor kimi mezunlar öğrendiklerini unutuyor veya uygulamıyor ve kötü örnek olabiliyorlar. Bireysel olarak etkimizi, yetkimizi ve gücümüzü düşünerek biz neyi nasıl değiştirebiliriz ki diyebilirsiniz. Temel kabullerimiz ve değerlerimizden başlayarak toplumsal bir mutabakat halinde olursak her işi başarabiliriz. Öncelikle “asla zarar vermemek” ilkesini temel almalıyız. Kazanılan servetler, sahip olunan teknolojiler kaybettiklerimiz geri getirmeye yetmeyecektir. Bu itibarla teknolojiye yatırım yaptığımız kadar doğayı da unutmayalım ve teknolojileri doğa dostu düşünelim. Zaten önleyici ve koruyucu davranmak, zararı telafi etmenin maliyetinden her zaman daha ekonomiktir. Başta sağlıkla yaşayabilmek için çevre dediğimiz suyu, toprağı ve havayı kirletmeyelim. Aksi halde yakın gelecekte temiz havayı da parayla satın almak zorunda kalabiliriz. Doğal kaynakların yüzde altmışını son elli yılda tükettiğimiz tespit edilmiş.

Çok derin değil basit yüzeysel bir düşünceyle bile insanların dünya nimetlerinden ne kadar faydalandığına bakarsak ne kadar doyumsuz olduğumuzu anlayacağız. Denizlerde yüzen balıkları, havada uçan kuşları, toprak altında ve üstünde yetişen bitkileri, ağaçlardaki meyveleri yiyoruz, temiz suları içiyoruz, ciğerlerimize temiz havayı soluyor ve doyuyoruz. Yetmiyor, hiç gerek yokken bunları paylaşamıyor birbirimizi yiyoruz.!

Peki, bugün için geç kaldık, artık işler rayından çıktı ve bu dünyayı eski haline getiremeyiz/kurtaramayız, diyerek felakete/kıyamete razı olmayacağız. Böyle gelmiş ama böyle devam etmemeliyiz. Değişebilir ve değiştirebiliriz bu işe ilk adım olarak önce kendimizden zihinsel dönüşümle başlamalıyız. Önümüzdeki on yıl “Hareket için 10 yıl” olarak tanımlanıyor. Yeni bir bakış açısıyla, sevgiyle ve her şeye pozitif yaklaşarak bireysel etkimizi bulaşıcı bir hale getirerek devam edebiliriz. Bu bulaştırma işi sosyal medya sayesinde oldukça kolay gerçekleştirilebilir. Bu dünyada huzurla, sağlıkla yaşayabilmek ve topluca mutlu olabilmek mümkündür. İhtiyaç kadar tüketerek, tüketilenleri sıfır atık prensibiyle geri dönüştürerek tasarrufla yaşayabiliriz.

Bireylerin kanunen özgür olmaları sorumsuz yaşayabilecekleri anlamına gelmiyor. Varlık sahibi olmak yoksulu ve ihtiyaç sahiplerini düşünmeden yaşamayı gerektirmiyor. Yaşam amacımızın ne olduğunu yeniden düşünüp yaradılıştan gelen vicdanlı insan olmak/iyi olmak yolunu seçmeliyiz. Bu iyi olmak durumu, zaten kodlarımızda diğer duygulardan daha baskın şekilde var. Mutlu olmak için değerlerimizi zihinsel işletim sistemimize öğretmeli ve kodlamalıyız. Sevgi, adalet, dürüstlük, çalışkanlık, üretkenlik, diğergamlık, vefakârlık, fedakârlık gibi değerleri benimsemeli, yansıtmalı ve yaymalıyız. Değerlerin erozyona uğramasına müsaade etmeyelim. Farkındalığa, düşünceden, inanca ve eyleme geçmeliyiz. Bizi bu doğrultuda hareket etmekten vazgeçirecek duygulardan ve sabote edebilecek kişilerden uzak durmalıyız. Kendimize, niyetlendiğimiz işin doğru olduğuna ve yapabileceğimize inanmalı ve güvenmeliyiz. Rahatlık ve alışkanlıklar alanından çıkmaya, öğrenmeye, değişmeyi ve bu konuda girişimde bulunmaya cüret etmeliyiz. Zira bize bahşedilen akıl nimetini insanlığın hayrına ve iyiliğine kullanalım. Sadece daha çok kazanmak ve harcamakla mutlu olunmuyor. Tek başına zenginlik aslında en büyük fakirlik olarak kabul edilmektedir. Çoğunluğun muhtaç olduğu dünyada varlıktakiler güvende kalamaz. Birilerinin zengin ve mutlu olması için diğerlerinin fakir ve mutsuz olması gerekmiyor.

Güzellikler uğrunda çaba sarf ettikçe, yoruldukça, mesafe aldığımızı ve kişisel-toplumsal mutluluğa katkı sağladığımızı gördükçe manevi bir doyuma ulaşabiliriz. Bu değişim kendimizden sonra en yakınımızdaki insanlardan başlayacaktır. Bu işe başlayan erkenden yola düşmüş kahramanlar var çevremizde. Bir de onların yaptıklarını yazanlar var. İşte bu yolda herkese bir sorumluluk düşüyor ki kimse kimseye zorla sen şunu yapmalısın demeden tamamen gönüllülük ve sorumluluk duygusuyla hareket etmeli ve bir işin ucundan da biz tutmalıyız.

Ucundan tutanların bir kısmını yapmaya ve yazmaya başlayan iş hayatında tanıştığım güzel insan Aylin GEZGÜÇ, “Dünyayı Ben mi Kurtaracağım” adlı kitabında bunları detaylıca anlatmış. İnanıyorum ki okuyanlar orada kendilerine ve dünyaya faydalı katkılarda bulunacaklardır. Yine de bir kısmını burada zikretmeden geçmeyelim. Dünyanın karşı karşıya olduğu sorun ve krizleri çözmekte devletlerin zorlandığı yerde ulusal ve uluslararası sivil toplum örgütleri devreye girmesi gerekmekte. Çorbada Tuzun Olsun Derneğince “askıda yemek”, Adım Adım Hareketi, Ahbap Platformu, Kitap Koala, Autodesk Vakfı, ÇATOM, Buğday Derneği, Ruhun Doysun,   vd. öte yandan devletlerden daha büyük gelirleri olan global şirketlerin bu değer zincirlerine katılması gerekiyor. Sürdürülebilir kalkınma amaçları olarak BM tarafından belirlenen onyedi madde; “yoksulluğa ve açlığa son, sağlıklı ve kaliteli yaşan, nitelikli eğitim, toplumsal cinsiyet eşitliği, temiz su ve sanitasyon, erişebilir ve temiz enerji, insana yakışır iş ve ekonomik büyüme, sanayi-yenilikçilik ve altyapı, eşitsizliklerin azaltılması, sürdürülebilir şehirler ve topluluklar, sorumlu üretim ve tüketim, iklim eylemi, sudaki ve karasal yaşam, barış-adalet ve güçlü kurumlar ve amaçlar için ortaklıklar”. Bu ülkede çok insan STK liderliği yapmıştır ancak Deprem Dede (Ahmet Mete IŞIKARA) ve Toprak Dede (Hayrettin KARACA) gibi bazıları da hayatlarını ideallerine/değerlerine adayarak ve hak ederek yeni bir isim/unvanla anılmaya devam etmekteler.

Gelin hep birlikte el ele verdiğimizde etkimizi yeniden düşünelim ve dünyayı yani geleceğimizi koruyalım ki tarihi okuyan gelecek nesil bizim için ne vahşi barbar bir kuşak yaşamış doğayı katletmişler demesin. Eğitim sistemleri ve müfredatları bu doğrultuda yeniden gözden geçirilmeli. Öğretmen meslektaşlarım, etki alanınızı düşünerek dokunabildiğimiz her öğrenciye her şeyden daha önce ve çok yaşamsal doğa bilgisini aşılayalım. Unutmayalım ki “bir mıh bir nalı, bir nal bir atı, bir at, bir komutanı, bir komutan savaşı ve ülkeyi kurtarabilir. Eğitimin bir amacı da hayata hazırlamak, karşılaşılacak problemlerle başetmeyi öğrenmektir. En önemli problemimiz dünyada huzur, sağlık ve barış içinde yaşayabilmektir. Çocuk, genç, yetişkin tüm bireylere nitelikli eğitim sağlayabilirsek; kendisinin, ailesinin, toplumunun, ülkesinin ve dünyanın kötü gidişatı değiştirilebilir.

Toprak, kendini yenileyebilen bildiğimiz kadarıyla kullanım ömrü sonsuz olan en mükemmel ilahi fabrikadır. Hepimiz için değerli olan yaşamsal gıdaları bize sağlayan bu kutsal değere sahip çıkalım. Ben halen dedemin ektiği ağaçların meyvesini yiyerek kendisine rahmet okuyorsam, dedemin yolundan devam etmeli ve toprağa sahip çıkarak yeni meyveler ekmeliyim ki bana da torunlarım rahmet okumaya devam etsinler.  Ahiret inancımıza göre de baki olan öbür âlemde hesabımız kolay ve mükâfatımız bol olsun. Ben duyanım, okuyanım ve bildiğim/anladığım kadarıyla sorumluluğumu sizinle paylaşıyorum. Hadi gelin el ele verelim bu güzel dünyayı kurtaralım…

(*) Bu yazı, Aylin GEZGÜÇ, Dünyayı Ben mi Kurtaracağım, Doğan Kitap, Şubat-2021 kitabından esinlenerek ve yararlanarak hazırlanmıştır.

Facebook Yorumları
Erol DEMİR hakkında 195 makale
Erol DEMİR 1967 yılında Gölcük’te doğdu. Piyale Paşa İlkokulu, Gölcük İmam Hatip Ortaokulu, Gölcük Endüstri Meslek Lisesi, Anadolu Üniversitesi Bilecik Meslek Yüksekokulu Elektronik programını ve Anadolu Üniversitesi İktisat Fakültesini bitirdi. Kocaeli Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde İşletme Yöneticiliği alanında yüksek lisansı “Eğitim Yöneticilerinin Sorunları ve Çözüm Önerileri” konusunda tezini tamamlamıştır. Halen İstanbul Ticaret Üniversitesinde işletme alanında doktora öğrencisidir. 1990 yılında Türkkablo fabrikasında kalite kontrol teknisyeni olarak çalıştı. Öğretmenlik hayatına 1991 yılında Hakkari’de başladı. 1994 yılında Gölcük Mesleki Eğitim Merkezi’ne elektronik öğretmeni olarak atandı. 1995 yılında müdür yardımcısı oldu. 2000 şubat ayında Gölcük Mesleki Eğitim Merkezi Müdürü oldu. 2003 yılında Gölcük İlçe Milli Eğitim Müdürlüğünde Şube Müdürü olarak çalışmaya başladı. Aralık–2007 ile Haziran-2016 arası İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğünde Şube müdürü olarak çalıştı. Temmuz – 2016 dan itibaren Bakırköy İlçe Milli Eğitim Şube Müdürlüğündeki görevine devam etmektedir. Evli ve 3 çocuk sahibidir.

İlk yorum yapan olun

Yorumunuz

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.