Gözyaşı Tüten Sıcak Çay

Zihinsel becerilerimiz ne kadar çok gelişmiş olursa olsun, herkes kapasitesi kadar alabiliyor bu hayatta.

Empati yeteneği de sadece etrafındaki insanlarla sınırlı. Bu devrin hastalığı mı bilmiyorum ama bencillik kangren haline gelmiş. Biz olmanın ne kadar önemli olduğu; hem psikolojide hem de bütün dinlerde sürekli anlatılmakta. İnsanoğlu ne zaman BİZ olmayı öğrenirse kurtulacak ve cennetine kavuşacak ( ki bununla ilgili de o kadar çok yanlış Bilgi var ki)

Senin yaptıklarının, en hor gördüğün kişiyi de, en üst gördüğün kişiyi de etkilediğini bilmelisin. Bu hayatta herkes birbiri ile görünmez iplerle bağlı. O çok beğendiğin sadece, sosyal medyadaki görsellerine bakıp kendi yaşamını şekillendirdiğin, hayat senin değil; HEPİMİZİN. Doğal seleksiyon yaşamda olduğu sürece sen ya eleminize olacaksın ya da çok mutsuz..

Uzun yıllardır yapılan araştırmalara göre şiddet bulaşıcı bir eylem. Ki her bir davranış araştırılsa hepsinin; boomerang gibi senden geçerek diğerlerine değip, sana geri dönecek.

Çocuklar her şeyde o kadar saflar ki. Duyguların en temiz hali onlarda.. sadece onları gözlemlesek yeter aslında.

Öğrencilerimden serbest zamanlarında resim yapan çoğunluktadır. Onların çizimlerini izlemeyi, resimlerini incelemeyi, bir öğretmen olarak çok seviyorum. Çünkü resimleri bize o kadar çok şey anlatır ki..

Çocuk için en önemli kişi kim?, ailesindeki lider kim? İletişim sorunları yaşadığı kim? Duygularını, hisselerini her şeyi öğrenebilirsiniz.

Bir etkinlikte çocuklardan aile üyelerini çizmelerini istediğimde, çoğu babasını çizmedi. Bu da bana hiç unutamadığım;
Üniversitede hocamın, gösterdiği resmî getirdi aklıma; bir çocuğun babası sürekli annesini dövüyor fakat kimseye bir şey söylemiyor. Aile resmî çizmesi istendiğinde ortaya çıkıyor; çocuk babasının ellerini ve kollarını çizmiyor; Neden diye Sorulduğunda da: “Artık bizi dövemez diyor.”

Beni günlerce düşündüren bu olay aslında hiç de yabancı değil bize; etrafımıza baktığımızda o kadar çok ki;

Üniversitede yüksek lisans yaparken, hocamın verdiği bir ödev üzerine bu hikayeyi yazdım yazarken de, o kadar çok biriktirdiklerim çıktı ki açığa. Bunlar sadece benimle ilgili değil, yıllarca Zihnimde biriktirdiğim, temas ettiğim herkes….

GÖZYAŞI TÜTEN SICAK ÇAY

Zeliha camın önünde yağmuru izlemeye dalmışken birden koyduğu çayını fark etti. Soğuk çayı hiç sevmezdi, aslında çayı dumanı tüterken içmeyi de hiç başaramamıştı. Hayatındaki diğer yazılı olmayan kurallar gibi, çay mutlaka ince belli bardakta olmalı, dumanı da tütmeliydi.

Zeliha orta halli bir ailenin 7 çocuğundan 5.siydi. Babası, bütün köy halkı gibi, köyün çıkışındaki fabrikada çalışırdı. Dışarıdan salim, kendi halinde görünen bir adamdı. Sözünün üstüne söz söylenmez, bakışları ile konuşan bir adamdı. Annesi ise hayata isyankar, küskün, bir o kadar da bıkkındı. Zeliha’ya göre; evin en sessizi ve görünmez olmak zorunda kalmak, annesinin hastalığının nedeniydi.

Bütün kadınların aslında önce zihinleri, ruhları hastalanıyor, sonra hastalık bedene iniyordu. Zeliha annesine benzememek için, yedi yaşında yemin etmişti

Oturduğu pencereden baktığında gözyaşları, yağmurlu geçmişi ile birlikte akıp geçti. Yeminini tuttuğunu düşündü, her zaman önceliği 4 çocuğuydu. Özellikle de 3 oğlundan sonra doğan Dicle. Dicle onun umudu, geleceği, hayallerinin tohumuydu. Zeliha her yeni gelen neslin bir tabuyu kırdığını hesap ettiğinde, bütün tabuların kırılması en az 5000 yıl sürer mi diye düşündü. Hiç abartmıyordu, kimse artık sorgulamıyor, düşünmüyor, değiştirmiyordu hayatını sadece şikayet ediyordu. Hep bir küskünlük, hep bir isyan hali….

Zeliha evlendiğinde 14 yaşındaydı ki yaşadığı yerde bu gayet normaldi. Ailelerin birbirini tanıması yeterliydi evlilik için. Zeliha aşkı, sevgiyi tatmamıştı ta ki çocukları olana kadar. Ama yeter miydi? Yeterli miydi?

Daha üç gün önceydi ama şimdiden yıllar geçmiş gibi hissediyordu. Başta sıradan bir gündü, çocuklar eve gelmeden evin işlerini bitirmiş, yemekleri yapmış hatta masası bile hazırdı. Çocuklar gelir gelmez yedirir, erkenden de yatırırdı ki, eşi Ahmet bey eve gelmeden evdeki sükûneti sağlardı. Çocukların yatakta uyumayıp dinlediklerinin farkındaydı ama görmezden gelirdi. Zeliha’nın stresini ve telaşını çocuklar anlıyor ama bunu uğradığı şiddeti görmelerine yeğliyordu. Ahmet bey kapıyı bir kere çalardı bu da yazılı olmayan kurallardandı. İçinden kapıyı açmaya giderken sürekli tekrar ederdi: “Allah’ım bir akşam, bu akşam, sinirlenmesin.”

Biliyordu bu duası çok nadir tutardı buna rağmen hiç vazgeçmezdi. Eşi hemen masaya oturur. Yemekleri sıcak sıcak, hızlı hızlı servis ederdi. Eşine koz vermemek için sarf ettiği her çaba, Zeliha’ya saçma gelse de, boşa çaba olduğunu bilse de kendine: “vicdanım rahat ben bir hata yapmadım” diyebilmek içindi. Ayrıca eşinin ona baktığını ama görmediğine de emindi. Her zaman bir neden bulurdu ki Zeliha’nın tek gıpta ettiği bu akıl oyunuydu. Normalde hiç bir şey için bu hızlı çalışmayan akıl, kendisine kusur bulma söz konusu olduğunda, hayret verici şekilde hızlıydı.

Tam mutfaktan bir şey getirmeye gittiğinde, içeriden kırılan bir tabak sesi hemen arkasından klasik bir bağırma duydu. Tepkisiz olmak onun göreviydi. Durup bekledi sanki komut verilecek bir asker gibi.

Artık vücudu dayağı hissetmiyordu, esas acıyan daha içteydi. Sevmiyordu ama kalbi acıyordu. Sevmediği birisi nasıl oluyor da kalbini acıtıyordu? Bir yandan tekme yiyor bir yandan da bir şeylerin mantıklı yanını arıyordu. Zeliha küçükken de böyleydi, sürekli sorular sorar, babası da hiç bıkmadan cevaplardı. Evet evet en çok babasını özlüyordu. O yaşasaydı, durmazdı bu evde, babası dayanamaz, kıyamazdı kızına zaten…

Zeliha dayağın bir yerinde, ağlamayı kesip gülmeye başlayınca, eşi durdu. Önce inanamadı, bunun onu daha da sinirlendireceğini bile bile devam etti Zeliha. Artık eşini, sopanın sesini hiçbir şeyi duymuyordu, sesler kesilmişti. İçini nedensiz bir mutluluk sardı; tüm vücudunu, bir sıcaklık… Gözlerini açtı ve akan kanı gördü, elinde bıçağı, eşi yere yığılmış, gözbebeklerini kocamandı. O gözler Zeliha’ya bakıyordu, evet ilk defa tam anlamıyla bakıyordu. Ağzı kan ile doluydu konuşamıyordu ama gözleriyle bin tane soru soruyordu.

Zeliha yerde oluşan kan gölüne bakarken zihni uyandı, evinde, salondaydı. İyi ama nasıl, ne zaman diye kendini sorgularken eşinin yerdeki bedeninin hiç kıpırdamadığını fark etti. Kandan göl olmuş yere dizlerinin üstüne çöktü. Zihni, bedeni durdu. Eşinin kanı oluk oluk akarken Zeliha’nın ki donmuştu, çekilmişti. Üşüdü…

Ne kadar zaman geçti bilmiyordu ama istemsiz bir şekilde kanı temizliyordu. Sanki temizlenmiyor, daha yayılıyordu. Hayatı gibiydi her şey, dağınık, yapış yapış, tek yön, çıkılmaz sokak. Bir an durdu, düşündü. Ne yapacaktı? O anda karar verdi. Eşini kaldırdı ki hayatın yükünden hafifti. Evinin önüne çıktı, hava zifiri karanlık ay gibi görünmüyordu. Toprağı kazdı, kazdı kendini hayal ettiği mezarı eşine hazırlıyordu. On dakika önce duran zaman şimdi durmaksızın akıyordu…

Evine döndü, hiçbir şey değişmemiş gibiydi. Yatağına girerken hissetti vücudundaki ağrıyı, yorgunluğu, yükü. Yatak vücuduna batıyordu, acıları diner sanmıştı ama daha artıyordu sanki. Gözlerini, yüreğini kapadı.

MÜGE BEHRAM

Bütün ezilen kadınlara hitaben…

Facebook Yorumları

İlk yorum yapan olun

Yorumunuz

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.