Kırk Kere Söylersen

İnsan ilişkilerinin iletişime, özellikle de birebir yüz yüze sözlü iletişime dayandığını biliyoruz. “Söz ola getire aşı, söz ola kestire başı, söz ola bitire savaşı” gibi Atasözlerimiz de sözün gücünü ve kuvvetini anlatır. Kelimelerin gücü, etkisi, anlamları; söyleyen kişi, amacı ve niyeti, zamanı, yeri, söyleyiş tonu, şekli ve o anki vücut dili ayrıca kime söylediği ile doğru orantılıdır. Kelimeler bir araya getirilip kalıplaşmış cümleler kurulunca etkisi de anlamı da değişerek artacaktır. Çoğu zaman uzun cümleler kurmak yerine birkaç kelime ile muhatabımıza meramımızı anlatırız. Kelime ve cümle kalıpları kültürümüze yerleşmiş ifade gücü herkes tarafından kabul edilmiştir.

Bu tür cümleleri yetişkinler çocuklara söylediğinde onlara yön çizmek, yaptıklarını yargılamak veya engellemek için de kullanılmaktadır. Bu söz kalıplarına çocukken çokça muhatap olmuşuzdur. Başkalarına söylenirken şahit olup belki de yetişkin olunca bizler de bilerek bilmeyerek halen kullanıyor olabiliriz. Özellikle çocuklara karşı gelişigüzel bu tür kelime kalıplarıyla konuşmak etkisini yıllar sonra hayatının farklı dönemlerinde davranış olarak kendisini gösterdiğini uzmanlar söylüyor.

Mahatma Gandhi’nin; “Sözlerinize dikkat edin, düşüncelerinize dönüşür. Düşüncelerinize dikkat edin, duygularınıza dönüşür. Duygularınıza dikkat edin, alışkanlıklarınıza dönüşür. Alışkanlıklarınıza dikkat edin, değerlerinize dönüşür. Değerlerinize dikkat edin, karakterinize dönüşür. Karakterinize dikkat edin, kaderinize dönüşür.” sözü kelimelerin gücü adına çok şey ifade etmektedir.

Kendimize söylenmesini istemediğimiz cümleleri ölçerek tartarak kullanmalı, insanca-insana yakışır ihtiyacımız olan güzel cümleler kurup faydalı olmaya çalışmalı ve zarar vermemek için dikkatli konuşmalıyız. Çocuklar onlara söylediklerimize göre şekil almaya ve davranmaya çalışır kendilerini kabul ettirmek ve sevilmek için vaziyet alırlar.

Önce sağlıklı kendisiyle barışık ve mutlu çocuklar yetiştirebilmek için az-çok-aşırı ilgili anne baba yerine normal ebeveyn davranışları sergilemeye çalışmalıyız. Çocuklara bizim keyfimize ve ihtiyaçlarımıza göre değil çocuğun gelişimsel durumuna ve ihtiyaçlarına göre davranmalıyız. Çocuk keşfedilmeyi ve işlenmeyi bekleyen bir cevher gibidir. Aile, okul ve çevre burada en önemli faktörlerdir. Çocuk yaradılıştan mükemmel olduğu halde biz onları düzeltmeye çalışırken farkında olmadan olumsuz yönde değişikliğe uğratıyoruz.

Bebek, çocuk, ergen ve gençlik kendi çağına göre davrandığı halde biz yetişkinler, bizim gibi düşünüp davranmasını bekliyoruz. Çocuk ne kadar desteklense, beslense ve keşfedilse olabileceği ve ulaşabileceği zirve ancak kapasitesi kadar olacaktır! bunu kabullenmeliyiz.

Bizler çocuklarımızın sahibi değiliz. Ona sahibi olduğumuz diğer varlıklar gibi davranamayız. Kendi çağının ve gelişimsel durumuna göre sorumluluklar verip onlarda güven duygusunu geliştirilmeliyiz. Çocuklarda kişilik inşasının sağlıklı oluşabilmesi için onların konuşmalarını davranışlarını kısıtlamak ve zorlamak doğru değil. Her şeyde olduğu gibi empatik yaklaşmak daha doğru olacaktır.

Çocuklar da aynı zamanda ebeveynleri için birer öğretmendir. Çocukları izlemek, gözlemek dinlemek ve anlamaya çalışmak gerekiyor. Anne babaların rolü ve hayalleriyle çocuklarınki karıştırılmamalıdır. Doğal ortamında insan müdahalesi olmadan çiçekler bile daha güzel yetişiyor. Evde ebeveynler ve okullarda öğretmenler çocuğun karakter gelişimini ve özgüven oluşumuyla birlikte duygusal-ruhsal gelişimini de (ortaya çıkan olumsuz durumları yoksa) fark etmiyorlar.

Günlük konuşmalarımızda beş parmağın beşi bir değil diyoruz. Biliyoruz ki her insan kendine has özellikler taşır. Tüm çocuklarımıza özel ders, dershane ve çalıştırmayla mutlaka nitelikli lise ve üniversite kazandırmaya uğraşıyoruz. Bu sebeple çocuğun gelişiminde olumlu etkisini bildiğimiz oyun oynamaya ya da dinlenmeye vakit bırakmıyoruz. Shakespeare diyor ki; “büyüklerin oyununa iş adı verilir”. Çocukları geleceğe hazırlamak adına bugünü yaşamalarına engel oluyoruz.

Prof. Dr. Ziya Selçuk (Milli Eğitim Eski Bakanı) “Kırk Kere Söyledim” adını verdiği yeni kitabında hepimizin sıkça kullandığı altmışiki kelime ve kalıp cümle üzerinden çocuk, aile, okul, toplum ve eğitim-öğretim içinde insan ilişkilerini de sorgulayan bir çalışmayı kitaplaştırmıştır.

Çocukları sevdiğimiz en değerli varlık olarak görüp korumaya çalıştığımız ancak çoğu zaman iyilik olsun diye söylediğimiz sözler bazen zararlı olabilmektedir. Biz ne söylüyoruz, çocuklar söylediklerimizden ne anlıyor? Bunu düşünerek konuşmalıyız. Mevlana “Sen ne söylersen söyle, söylediğin, karşındakinin anladığı kadardır.” Demiş. Bakalım biz neler söylemişiz çocuklar ne anlamış. Şimdi de hepimizin duyduğu bildiği ve kullandığı bu klişe kelime yargı kalıplarına, çocukların gizlice zihinden verdiği eleştirel cevaplarla birlikte göz atalım.

“Çocuk musun sen?” Dur bir bakayım çocuk muyum? Aaa evet, çocukmuşum. Yaptıklarım belki bu yüzden size uymuyordur. Bir haber daha vereyim. Her zaman sizin çocuğunuz olarak kalacağım.

“Bizler yetişkin insanlarız!” İyi de hiçbir şeye yetişemediğinizden şikâyet edip duruyorsunuz. Siz de çocukluğunuzu hatırlarsanız, beraber büyüsek olmaz mı? Zaten biz de çocuk insanlarız.

“Biz bir aileyiz” Ben de tam bunu söylüyordum. Ben de bu ailenin bir parçasıyım, siz de. Hepimiz birlikte gülünce daha güzel bir aile olmuyor muyuz?

“Büyü artık!” Nasıl büyüyeyim? Masanın üstüne çıkmayınca, daha çok yemek yiyince, daha çok uyuyunca büyüyemiyorum ki. Ben de zamanının gelmesini bekliyorum. Ben büyüyünce büyüsem olmaz mı?

“Benim çocuğum!” Evimize “benim evim”, arabamıza “benim arabam” diyorsunuz; benden bahsederken de “benim çocuğum” diye ifade ediyorsunuz. Arabayı değiştirebilir, evi satabilirsiniz. Peki, ben ne hissedeyim şimdi?

“Uğraşıyoruz işte çocuklarla!” Siz böyle deyince kendimi sizi bilerek yoran, zorlayan, zora sokan biri gibi hissediyorum. Uğraş mıyım? Evlat mıyım?

“Bunun daha ergenliği var” Ben anlamadım; ergenliğe siz mi giriyorsunuz, ben mi? O kadar bıktım ki bu sözden, hazırlığı atlamak gibi ergenliği atlamak diye bir şey olsa vallahi oturup ders çalışacağım. Neyse ben odamdayım…
“Bu çocuk niye böyle?” Bazen bunu ben de sizin için kullanıyorum. Böyle olmam da belki sizin rolünüz olabilir ama sizin böyle olmanızda inanın benim hiç katkım yok! Size ne lazımdı?

“Kime çektin sen bilmem ki?” İyi ve kötü yanlarımı kendi aranızda paylaşınca sonucu bana da söyleyin olur mu?
“Armut dibine düşer” Resim dersinde armuda kaş göz yaptım, hiç bana benzemedi. Ayrıca her ağacın meyvesi dibine düşmüyor mu? Nereye düşsem mutlu olursunuz?

“Beş parmağın beşi bir mi?” Başkası size beş parmağın beşi bir değil, deyince kafanızı öne sallıyorsunuz. Ben aynı şeyi söyleyip “farklıyım” deyince başınızı arkaya doğru sallayıp “hayır! Diyorsunuz. Neden ama?

“Doymadın oyuna!” İyi de benim işim bu. Keşke siz de oyuna acıksanız da benimle oynasanız…
“Çocuk oyuncağı!” Büyüdükçe küçümseme ihtiyacı artıyor mu? Lütfen kendinize içinde çocuk ifadesi geçmeyen küçümseme ifadeleri bulun.

“Kalk yerden!” Koltuğun üzerinde bacak bacak üstüne atıp uslu uslu oturarak yılan taklidi yapamam ki!

“Bırak boş hayal kurmayı!” Siz de hayal kurmayı deneseniz mesela ama hayalleriniz hep benim ileride ne olacağım üzerinden olmasa nasıl olur? Hem bunun dolu dolusu nasıl bir şey?

“Uydurma!” Okumamı istediğiniz bütün hikâye kitaplarını, romanları birileri uydurmuş. Onlar uydurunca sanat oluyor ben uydurunca niye yalancı oluyorum?

“Bana masal anlatma!” Bize yeterince masal anlatırsanız size dediğiniz o masallardan anlatma ihtiyacım azalır. Lütfen masal anlatın bize. Lütfen. Bir varmış, hep varmış…

“Her şeyi merak edeceğine işine bak!” İşim ne ki benim? Merak etmek, öğrenmek, görmek, denemek, yaşamak değil mi? Çok merak ettim şimdi.

“Çocuklar öyle çok soru sormaz!” Kimler çok soru sorar? Siz geçen gün “bilmemek değil, öğrenmemek ayıp” mı demiştiniz, bana mı öyle geldi? Aaa, yine bir soru sordum.

“Sana soran olmadı!” Ben de tam onu diyorum madem beraber yaşıyoruz niye bana da sorulmadı.

“Yorma kafanı” Peki, yormayayım ama sonra bana “hiç kafan çalışmıyor!” demeyeceksiniz. Söz mü?

“Haydi, odana git!” Odama gittiğimde de “yanımıza gel, hiç bizim de vakit geçirmiyorsun” diyorsunuz ya hani, acaba o da mı ne zaman kullanacağımı bana söylemeseniz mi?

“Uslu ol” Tamam, hemen oluyorum. Çiçek de olayım mı? Peki, ben ne zaman çocuk olayım?

“Üzme anneni” annemi üzüyorsam annem bunu bana kendisi söylese ya. Niye başkaları giriyor aramıza? Söyleyin, o zaman o da beni üzmesin. Ne oldu? Ne zaman üzdüğünü hatırlayamadı mı? Aaa, şimdi bana da tam olarak böyle oluyor.

“Anne deme bana” Ama geçenlerde hani “anne diyen dillerine kurban olayım” diyordun. Doğru olmayan hangisiydi? O mu, bu mu?

“Ne oldu?” Bana ne olduğunu benden başka herkese sorarak öğreniyorsunuz zaten. Ne olduğu haberlerde var, karnemde var, öğretmenim de var. Ne hissettiğim ise sadece bende var.

“Ağzı var dili yok, çıt çıkarmaz” İyi de çıt çıkarmayacaksam ağzım ve dilim niye var? Çıt!

“Saf mısın sen?” Kendimi iyi hissettiğim bazı davranışlarıma kızıp bana “saf mısın sen?” dediğinde kötü hissediyorum. Saf, iyi, dürüst ve doğal olmamın nesi kötü anlamadım?

“Herkes bize bakıyor!” Baksınlar. Merhaba herkes! Bakın ben olduğum gibi biriyim, siz de deneyebilirsiniz. Çok güzel oluyor.

“Gülerler sana!” Ne güzel… Keşke hep gülseler, mutlu olsalar… O zaman bana gülmesinler diye başkasıymış gibi davranmak zorunda kalmam.

“Senin hata yapma şansın yok!” Bilgisayarın, telefonun, saatin, kapı zilinin bile hata verme şansı var. Benim yok öyle mi? Ne garip… Hem hata yapmak niye şans oluyormuş?

“Kısa kes, basit düşün” Artık neredeyse şifrelerle konuşacağız zaten, hala uzun geliyor size. Kendimi ifade etmekte zorlanıyorumdur belki, birazcık sabır lütfen.

“Derdin ne senin?” Var bizim de kendimize göre dertlerimiz. Biliyorum size göre ne var diyorsunuz ama bunu derken dudağınızı büzmezseniz memnun olurum.

“Büyükleri sev küçükleri say” Ben de bir gün sizin saçınızı okşasam? Sevgiyi size verip saygınızdan da Bir çatal alsam?
“Yavrum biraz normal davransana sen! Normal dediğiniz şey çok renksiz ve çiğnenmiyor. Zaten herkesin normali çok değişik… Kaç tane normal var? Sadece misafir varken normal olsam yeterli mi?

“Sen giderken ben geliyordum!” Çok merak ettim neden geri döndün? Peki, siz giderken kim geliyordu? Benim nereye gittiğimi düşünüyorsun? Ayrıca kaç şerit var bu yolda?

“O senin dengin mi?” Benim dengim sizin denginize gelene kadar rahat etmeyeceksiniz galiba. Ama o zaman kendim olamam ki!

“Hayat memat meselesi, ona göre…” “Neye hayati diyorsanız hayatınız odur” diyor dedem. ne demekse!

“Tamam ama…” Güzel ama doğru ama, haklısın ama, benim yaptığım hiçbir şey tamam, iyi, güzel ve doğru olamaz değil mi? Hep bir “ama”sı vardır yanında. öyle olsun ama…

“Ben senin yerinde olsam” benim yerimde olursan hep erkenden kalkıp okula gidecek hep ders çalışacak ve hep eleştirileceksin hazır mısın?

“Anne olunca anlarsın!” Anne şu soruyu yapamadım. Anne olunca anlar mıyım sence? Büyüyünce anlaşılan şeyler listeniz var mı?

“Benden söylemesi…” Benden günah gitti mi vardı bir de? Sorumluluğun en üst düzeyi bu galiba biraz da kendinize söyleseniz olur mu?

“Ben demiştim sana!” Evet demiştin. Hem de kırk kere. Niye işe yaramıyor ki acaba?

“Sen bilirsin” Niyeyse “sen bilirsin” dediğinizde ben değil de siz biliyormuşsunuz gibi hissediyorum.

“Şikâyet yok!” Siz de benden şikâyet etmeyecekseniz anlaşırız!

“İtiraz istemiyorum!” Ben de!

“O, o zamandı” Bence babaların zihninde çığır kapatan farklı bir zaman kuramı var. Kuantumdan sonra babantum kuramı.

“Cevap verme bana!” Bilmece versem olur mu? Verince vermemen gereken, vermeyince vermen gereken şeye ne denir?

“Kıyamam sana” Bu cümleyi duymak hoşuma gidiyor ancak her duyduğumda bebekleşip güçsüzleşiyorum nedense!

“Eğitim ordusu” Zorunlu eğitim yani. İyi de “zor” ve “eğitim” kelimeleri neden yan yana kullanılıyor?

“Ama çok güzel!..” Güzel olmasaydı çirkin mi olacaktı çirkin yazı çirkin saç çirkin çocuk. ama ihtiyaç mı? Lazım mı?

“Acelesi ne?” Biraz acele edin lütfen, neye ihtiyacım var duymak için. “Bir yere mi kaçıyor?” filan da demeyin, kaçıyor gerçekten; çocukluğum kaçıyor!

“Henüz…” Henüz yaşın gelmedi diyorsunuz hep. Ama ben yoldayken yaşadıklarımı seviyorum; onları bir türlü geçmeyen zamanla değil, heyecan dolu bir bekleyişle seviyorum hem de.

“Ezberi kuvvetli!” Ezberlemek ne iyi ne kötüdür diyor öğretmenimiz. Amacımıza bağlıymış… Yine aklım karıştı. Dur o zaman birazını ezberleyeyim, birazını da öğreneyim.

“Yeter ki azmet” Yirmi sene sonraki hedef için azmetmemi söylüyorsunuz. Anlayın artık. Benim için en uzak gelecek yaz tatili…

“Bedenci-dilci” Ben büyüyünce yetişkinci olacağım. Belki onları biraz sakinleştirebilirim.

“Şimdiki çocuklar harika!” Eskidekiler çocuk değil miydi? Şimdiki, eskisi, sonraki çocuk olur mu hiç? Çocuk her zaman harika bence…

“Sana okulda bunları mı öğretiyorlar?” Babam evdeyken yok demeyi de okulda öğretmediler ki…
“Gözünden anlarım” Dün anlamadın ama!
“Sınırları taşırmak” Ben okyanusum ama havuzun sınırlarında kalmamı söylüyorsunuz.
“Silip durma” Silinmeyecek şeyler yazabilmek için siliyorum. Nokta.

“Başka” Bence büyükler başka dedikleri durumlarda demesinler, başka demedikleri durumlarda başka desinler.

Yazar, her bir kelime kalıbının ne amaçla söylendiğini, çocukların bunu nasıl algıladığını ve o anda ve gelecekte çocuk davranış ve gelişimindeki etkisini örnekleriyle açıklanmaktadır. Sade, akıcı ve sürükleyici bir üslupla kaleme alınmış “Kırk Kere Söyledim” kitabını tüm anne-babaların ve öğretmenlerin okumasını tavsiye ederim.

Facebook Yorumları
Erol DEMİR hakkında 200 makale
Erol DEMİR 1967 yılında Gölcük’te doğdu. Piyale Paşa İlkokulu, Gölcük İmam Hatip Ortaokulu, Gölcük Endüstri Meslek Lisesi, Anadolu Üniversitesi Bilecik Meslek Yüksekokulu Elektronik programını ve Anadolu Üniversitesi İktisat Fakültesini bitirdi. Kocaeli Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde İşletme Yöneticiliği alanında yüksek lisansı “Eğitim Yöneticilerinin Sorunları ve Çözüm Önerileri” konusunda tezini tamamlamıştır. Halen İstanbul Ticaret Üniversitesinde işletme alanında doktora öğrencisidir. 1990 yılında Türkkablo fabrikasında kalite kontrol teknisyeni olarak çalıştı. Öğretmenlik hayatına 1991 yılında Hakkari’de başladı. 1994 yılında Gölcük Mesleki Eğitim Merkezi’ne elektronik öğretmeni olarak atandı. 1995 yılında müdür yardımcısı oldu. 2000 şubat ayında Gölcük Mesleki Eğitim Merkezi Müdürü oldu. 2003 yılında Gölcük İlçe Milli Eğitim Müdürlüğünde Şube Müdürü olarak çalışmaya başladı. Aralık–2007 ile Haziran-2016 arası İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğünde Şube müdürü olarak çalıştı. Temmuz – 2016 dan itibaren Bakırköy İlçe Milli Eğitim Şube Müdürlüğündeki görevine devam etmektedir. Evli ve 3 çocuk sahibidir.

İlk yorum yapan olun

Yorumunuz

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.