Öğretmenim Öğretenim

Sevgili Özgen Beşli geçtiğimiz kış, Kars’ta karda açan bir kardelen resmini sosyal medya hesabından paylaşmıştı. Kardelen karın içinden mor çiçeğini umarsızca güneşe uzatmıştı. Uzun bir süre gözümü ayıramadım. Çünkü baktığım kardelen resmi ama gördüğüm karlara bata çıka okula doğru ilerleyen küçük bir kız çocuğuydu.

Hani derler ya, her insanın bir şiiri yoktur ama her insanın bir öyküsü vardır diye. İnsan en iyi kendini bilir, kendini anlatır…

Bundan sonraki satırlarda ben öykümü anlattım. Öykümün kahramanları, benim elimden tutan ilkokul öğretmenim Meryem Hanım, benim elinden tuttuğum genç meslektaşım Mehmet Öğretmen.

Merdivenlerden çıkarken aklı öğretmenler odasında konuşulan konularda kalmıştı. En çok da Saime Hanım’ın “Çok yeni bir öğretmensin, biz de senin gibiydik, çocuklara boşuna ümit verme. Bunlardan bir şey olmaz.” cümlesine takıldı. Eğer sonunda öğrencileri üzülecekse buna sebep olduğu için kendisi de üzülürdü. Onları boşuna ümitlendirmek istemezdi. Öğretmenlik ne zor işti…

Göreve başladığı ilk yıl, il milli eğitim müdürlüğü yapmakta olan amiri ona, “Öğretmenlik atanarak değil adanarak yapılacak bir meslektir, sen de kendini mesleğine adayacak bir öğretmensin.” demişti. Bu sözler kulaklarında tekrar çınladı.

Şu an görev yaptığı okul, bir meslek lisesiydi. Öğrenciler, -öğretmenlerin deyimiyle- iyi okullara gidememiş, zorunlu olarak buraya gelmişlerdi. Kenardaki çocuklardı, ötekilerdi ya da… Yani çok şey beklemek hem öğretmen hem de öğrenciler için hayal kırıklığı olabilirdi.

Bu düşünceler onu soğuk bir kış gününe götürdü.

Doğu Anadolu’nun en uç noktasında, beş derslikli küçük bir köy okulunda okuyordu. Babaannesinin özenerek ördüğü siyah uzun saçları, annesinin diktiği fırfırlı eteği ile çelimsiz bir köy çocuğuydu… Okulunu çok seviyordu. Öğretmenini de…

O gün geceden yağan kar nedeniyle köy yolu kapanmak üzereydi. Yeni doğan güne gözlerini açtığında, “Ya öğretmenim gelmezse…” diye düşündü. Çünkü yollar kapanınca okul birkaç gün tatil olabilirdi. Oysa öğretmeni onun hayal dünyasının gerçeğe açılan kapısıydı. Mis gibi kokardı. Pamuk gibi elleri, sevgi dolu yüreği vardı. Anadolu’nun en soğuk şehirlerinin birinde minicik yürekleri sevgisi ile ısıtıyordu.

Kışın öğrenciler okula tezek götürürdü. Öğretmeni, okul kapısında bekler, öğrencilerinin elinden tezekleri tek tek alır, sobayı yakar ve öğrencileri ile birlikte ellerini yıkardı… Sonra da öğrencilerinin gözlerinin içine bakarak saçlarını okşardı… Öğretmeni köydeki hiçbir kadına benzemezdi. Elleri yumuşacıktı. Büyüdüğünde öğretmeni gibi bir öğretmen olmak isterdi. Hep onun gibi olmayı hayal ederdi…

Öğretmeni bir hafta sonu kendisini, ailesinden izin alarak Kars’taki evlerine götürmüştü. Eşi de rütbeli bir askerdi. Lojmanda kalıyorlardı. Güzeller güzeli üç kızları vardı. Yemekleri masada yiyor ve musluktan akan su ile ellerini yıkıyorlardı. Salonunda da bir piyano duruyordu. Kendi evlerine hiç benzemiyordu. En küçük kızı İrem ile hemencecik kaynaşmışlardı. İrem, gece yatağını arkadaşına vermişti ve o hayatında ilk defa ranzada uyumuştu.

Dışarıda kar yağışı bütün hızıyla devam ediyordu. Tabiat ana sanki bembeyaz gelinliğe bürünmüştü. Kalkıp, üzerini giyindi. Annesi “Yataktan çıkmasaydın kızım, hava çok soğuk,  öğretmenin de zaten gelemez” dedi. Ama o öğretmeninin gelmesi için dua ederek giyindi. Arkadaşları ile buluşup, bata çıka yola düştüler.

Ayakları soğuktan sızlamaya başladı. “İnşallah gelir” diyerek yürüdüler. Okul kapısında öğretmenlerini beklemeye başladılar.

Gözlerine inanamadılar. Çünkü öğretmenleri diğer öğretmen arkadaşları ile okula doğru gelmekteydi. Minibüs köye girmeye cesaret edememiş, yolcularını ana yolda indirmişti. Öğretmeninin hemen arkasından gelen bayan öğretmenin, şu sözleri kulaklarına kadar ulaştı. “Öğretmenim, eşinizi Kars’ta tanımayan yok, evinize yakın bir yere görevlendirme gitsenize, buralarda ne işiniz var!” diyordu. İçi “cız” etti. Küçücük yüreğine sanki iğne batırmışlardı. Öğretmeninin vereceği cevabı duymaktan korkuyordu. Bir an kulaklarını kapatmak istedi ama merakı baskın geldi. Sevgili öğretmeninin “Ben kuzularımı seviyorum, mis gibi bir köy, bulunmaz Anadolu insanları…” dediğini duydu. İçi sevinç dolu olarak sınıfına girdi.

Yaşananları tekrar yaşamak, yüreğinde ferahlık yaratmıştı.

Gülümsedi… “Ben öğrencilerimi seviyorum ve onların başarılı olacağına inanıyorum.” dedi. Şimdi Mehmetlerin sınıfına derse girmeliydi… Tüm gücünü toplayıp ilerledi ve büyük bir heyecanla içeri girdi.

Sanki üzerinde en şık kıyafetlerden biri, ipek gibi saçları, yumuşacık elleri olan o değil; örgülü siyah upuzun saçı, annesinin diktiği fırfırlı eteği, minicik elleri ve yüzünde inanmanın, başarmanın ve sevginin gücüne inanmış kız çocuğuydu.

İlk sırada oturan Mehmet ile göz göze geldiler. “Size inanıyor ve güveniyorum. Yıllar sonra sizi karşımda gördüğümde, gözlerinize tarifi imkânsız bir gurur ile bakacağım” dedi.

***

Aradan yıllar geçti… Öğretmenler gününe uyanan günün ilk saatlerinde, telefonuna bir mesaj düştü…

“Gününüz kutlu olsun, Öğretenim… Meslektaşınız Mehmet…“

Facebook Yorumları

İlk yorum yapan olun

Yorumunuz

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.