Okulsuz Toplum Neden Bir Çare Olamaz?

Radikal eğitim anlayışının önemli görüşlerinden biri de okulsuz toplum fikri, yani toplumun okullardan arındırılmasıdır. Bu makalede okulsuz toplum kurgusunun argümanları kısaca incelenecek ve bu argümanlar çürütülmeye çalışılacaktır. Böylece okulsuz toplum fikrinin geçerliği üzerine bir tartışma başlatma hedeflenmektedir.

Günümüzdeki eğitim sistemlerinin yüzyıllar önce şekillenmeye başlamasıyla birlikte, zaman içinde bu sistemlere eleştiriler de getirilmiş; radikal eğitim akımları ortaya çıkmıştır. Okulsuz toplum bu akımların en uç noktasını temsil etmektedir ki okulu dönüştürmek yerine onu tümden kaldırma üzerine fikirler öne sürmektedir. Elbette bu fikirler bazı temel dayanaklara sahiptir. Şimdi bu dayanakları tartışmaya açalım. Ama önce temel kavramları açıklayarak başlayalım. “Okulsuz toplum” anlayışı içinde iki tane temel kavram vardır: Okul ve toplum.

Daha genel olduğu için toplumla başlayalım. Toplum; güçlü bir birlikteliktir. Karşılaştıkları sorunları tek başına çözemeyen insanların etkileşimleri ile ortaya çıkar ve aynı toplumun fertleri kültürel bağlarla birbirlerine bağlanırlar. Sosyal bir varlık olarak insan, toplumsal yaşam içinde girdiği etkileşimlerle “birey” olur. Diğer bir deyişle insan ancak toplumsal yaşamla varlığını yüceltebilir. Böylece bir yandan toplumsallaşırken diğer yandan bireyselleşir. Bu kısma okulsuz toplumun savunucularının da itirazı olacağını sanmıyorum. Çünkü onlar topluma değil okula karşılar.

Bununla birlikte okullar eğitim kurumunun formal şeklidir. Dünya çapında eğitim dendiğinde akla öncelikle okullar gelmekte; eğitimle okul neredeyse eş anlamda kullanılmaktadır. Eğitim ise toplumsal hayatın kimliği ve bütünüdür. Birey, eğitim yoluyla kültürel değerleri kazanır. Aynı zamanda ömür boyu ihtiyaç duyacağı bilgi, beceri ve donanımlarla zenginleşir. Bu manada toplumsal kültürün yansımalarını okullarda görmek mümkündür. Sosyal adaletin olmadığı bir toplumda okullarda da adaletin yerleşmesini bekleyemeyeceğiniz gibi demokrasinin yerleştiği kültürlerde de bunun izlerini okullarda görmek mümkündür. Diğer bir deyişle; kültürün aktarıcısı olarak okullar ile eğitim ve toplumsal yaşamı birbirinden bağımsız düşünmek büyük bir hata olacaktır. Bunlar birbirini etkileyen ve dönüştüren kavramlardır.

Buraya kadarki açıklamalara itiraz yoksa okulsuz toplum fikrinin temel argümanlarına bakalım. Bu fikrin savunucuları, okulsuz toplum yaklaşımının önde gelenlerinden I. Illich de dahil olmak üzere, okulların gerçek misyonlarını yitirdiklerinden ve toplumu denetim altında tutma aracı haline geldiğinden dem vurmaktadır. Onlara göre okullar, bireyleri toplumun egemen güçlerinin isteği doğrultusunda biçimlendiren ve yönlendiren kurumlardır. Bu görüşlere katılmamak mümkün değildir. Zira bu konuyla ilgili sayısız araştırma ve yayın halihazırda mevcuttur. Örneğin L. Althusser’e göre okul, devletin ideolojik aygıtlarından biridir. B. Russell, eğitimin insanın kafasını statükonun fikirleriyle doldurmaya yarayan bir silah olduğunu savunmaktadır. C. Baker okulları çocuklara gardiyanlık yapan kurumlara benzetmiştir vs. Ancak burada sorulması gereken soru şudur: Okulsuz toplum savunucuları gerçekte okul veya eğitim kurumuna mı karşıdır yoksa toplumun okullar aracılığıyla egemenlerin çıkarlarına boyun eğdirilmesine mi? Kuşkusuz ikincisi. Okul dediğimiz kurum en nihayetinde bir insan yapısıdır ve insanların kurguladığı düzene göre varlığını sürdürür. Yani siz toplum olarak nasıl bir okul, nasıl bir eğitim dizgesi yaratırsanız onun yetiştirdiği insan modelinin ve dolayısıyla toplumun önünü açmış olursunuz. Okulsuz toplum imgelemi tıpkı cinayetleri önlemek için tüfeklere karşı olmak gibidir. Bütün tüfekler toplandığında cinayetler sona mı erecektir? Kuşkusuz tüfek bir cinayet silahıdır ama cinayetin nedeni tüfek değildir! Bu bağlamda sorun yapıda yani okulda değil, bizzat o yapıyı oluşturan insandadır.

Okulsuz toplum söyleminin diğer argümanlarından biri de okulun meslek edindirme üzerindeki etkisinin bilişim ve otomasyon devrimiyle birlikte çok azalmasıdır. Bu argümanın destekleyicileri bilgi, beceri ve yeterlik kazanmanın okul haricinde pek çok geçerli yolu olduğunu; online öğrenme, e-kurslar ve hatta gönüllülük esasına dayalı Khan Academy gibi ücretsiz platformlar aracılığıyla zaten bu yeterliklerin elde edilebileceğini belirtmektedir. Bu argümanda da kuşkusuz haklılık payları vardır. Günümüzde uzaktan eğitim oldukça yaygınlaşmıştır ve hatta uzaktan doktora yapma şansınız bile vardır. Ancak okulun tek işlevi meslek edindirme veya beceri kazandırma mıdır? Her beceri online olarak kazanılabilmekte midir? Okulun amaçları arasında yer alan toplumsallaşma (sosyalizasyon) online olarak ne ölçüde başarılabilir? Mesela biz kooperatifçilik kolu öğrencilerinin teneffüslerde satış yapmaları, para üstü hesaplama ve müşterilerin isteğine hızlı cevap verme gibi becerileri internet üzerinden öğretebilir miyiz? Çevre kulübünün üyesi olarak doğaya çıkıp hep birlikte fidan dikmek mi yoksa sadece bir “tıkla” sanal bir fidan bağışı yapmak mı size çekici gelmektedir? Hepimizin belki de ilk aşklarının veya ömür boyu sürecek arkadaşlıklarının temeli okullarda atılmamış mıdır? Yıllar geçse de unutamayacağımız, torunlarımıza bile anlatacağımız anılar hep okul anılarımız değil midir? İlk karnesini saklayanlar veya öğretmeninin bir tatlı gülümseyişi, yanağını okşayışı ile yüreği pır pır edenler artık yok mu olmuştur? Ya okul piknikleri, lise yıllıkları, coşkulu mezuniyetler? Okul demek sadece bilgi-beceri mi demektir? Bunun içinde hiç duygu, sevinç, üzüntü yok mudur? Bunlar insan hayatında hiç mi önemli değildir? Bahsi geçen durum ve duygular ekran karşısına kilitlenmiş nesillere ne ölçüde anlatılabilir? Anlatılsa da inandırıcı olur mu? Bu soruların yanıtlarını size bırakıyorum.

Öte yandan şu da bir gerçektir ki çağımızın gerekleri eğitimi okul sınırlarının dışına taşımıştır. Bir zamanların başat eğitim merkezi olan okullar bugünlerde farklı pek çok siyasi, ekonomik ve sosyal güç tarafından kuşatılmış durumdadır. Bunun okullara ilişkin iki yansıması olduğunu düşünüyorum. Birincisi okulun kuşatılmışlığı onun toplumsal ölçekte bir hegemonya arenası olarak görülmesine neden olmuştur. Okulları birer çatışma alanına döndüren bu durum nedeniyle okulların işlevselliği büyük yaralar almıştır. Bu çatışmayı yok etmenin yegane yolu olarak da okulsuz toplum fikri yeşertilmektedir. İkinci etkiyse okulun kuşatılmışlığının onun aynı zamanda popülerleşmesine neden olmasıdır. Toplum içindeki merkezi konumu nedeniyle okul, varlığını öne çıkarmak isteyen ilgili-ilgisiz kesimlerin söylemlerine yerleşmiştir. Okula saldırmak veya okul-eğitim hakkında fikir beyan etmek “moda” olmuş; okullar feth edilmesi gereken toprak parçaları gibi görülmüştür. Dikkat buyrun; toplumun her kesiminin kendine göre bir okul tanımı ve eğitim düşüncesi vardır. Eğitim ve okul adeta tüm toplumsal kesimlerin uzmanlık alanı haline gelmiştir. Her ne kadar eğitim tüm toplumu ilgilendirse de toplumun tüm kesimlerini eğitim uzmanı saymak elbette düşünülemez. Bu durumun toplumsal bağlamda büyük bir kaos ve bilgi kirliliği yarattığı ortadadır.

Dahası, gerek popülerleşmesi gerekse bir çatışma alanına dönmesi nedeniyle okula ilişkin bilimsel çalışmalar da artış göstermiş ve eleştirilerin dozu yükselmiştir. Küresel dünyada bir “sektör” haline gelen eğitim ve okul, sermaye sahiplerinin at koşturduğu güvensiz bir arena halini almıştır. Eğitimin ve okulun esas varlık sebebi hepimizin gözü önünden, göz göre göre kaldırılmıştır. Eğitime ve okula dair güven neredeyse sıfırlanmış; okulun ne’liği ve çıktıları piyasanın talepleri doğrultusunda tartışılır olmuştur. Eğitim ve özelde okul; sınav sonuçları, ulusal yerleştirmeler, ilk 500 üniversite, taban-tavan puanları, yüzdelik dilimler, PISA-TIMSS sıralamaları gibi niceliksel verilerin sığlığına hapsedilmiştir. Okulsuz toplum yandaşlarının savları bu nedenledir ki geçerli görülmektedir. Çünkü onlar bahsedilenler ışığında, okulları, toplumun kurtulması gereken bir tümörü olarak görmektedir. Böylece çatışmalar bitecek ve egemenlerin toplum üzerindeki hegemonyası sona erecektir. Üstelik dijital çağda herkes birbirine bir şey öğretebilirken kocaman okul binalarına da ne gerek vardır (!)

Görülmektedir ki bu savlar kulağa hoş gelse de dayanakları itibariyle sağlam temellere oturmamaktadır. Üstelik bu savları öne sürenler dikkat edildiğinde genelde okulların kendilerince “zararlı” yönlerini ve gereksizliğini savunmakta; buna karşılık okulların fonksiyonunu nasıl ikame edeceklerine dair elle tutulur öneriler getirememektedir. Okulsuz toplum denildiğinde ilk akla gelen isim olan I. Illich bile okulların yerine “öğrenme ağı” adını verdiği uygulanamaz bir sistem önermektedir. Ayrıca okulun insana kazandırdığı duygudurumlarına nedense hiç değinil(e)memekte; okulu salt beceri ve meslek edindirme kurumlarına indirgeyen maddeci bir tutum takınılmaktadır. Bu tutumun günlük hayatımızdaki yansıması ise (eğitim=para) diye özetlenebilecek sözde eşitliğin dar kalıpları içine sıkıştırılmış geniş halk kitlelerinin söylemlerinde gözlenmektedir. Hem varsayalım ki okullar tümden kaldırılmış olsun. Eğitim yaşamsal bir ihtiyaç olduğuna göre illa ki toplumsal bir eğitim talebi olacaktır. Bu durumda bilgi-beceri sahibi olanlarla olmayanlar bir şekilde etkileşime girmek mecburiyeti hissedecektir. Okul gibi tüm topluma yayılmış güçlü bir sosyal kurumun yokluğu durumunda böyle bir etkileşim kimin kontrolünde olacaktır? Kontrolsüz bir etkileşim varsaysak, bu tip bir eğitim beklenilen faydayı sağlayabilecek midir? Bu etkileşimi kontrol etmek için yine bazı güç odakları çatışmaya girmeyecek midir? Diğer bir deyişle okulların terk ettiği alanı kimler dolduracaktır? Bu boşluğu doldurmaya çalışan kesimlerin çocuklarımıza neler yaptıkları yakın zamanın kayda değer olayları arasına girmemiş midir?

Buraya kadarki açıklamalar okurlarda “değişmez” bir okul algısı görüşüne sahip olduğum fikrini uyandırmamalıdır. Zira önceden de bahsettiğim gibi günümüz dünyasında okullar ve eğitim sistemleri büyük bir çıkmazdadır. Başlıkta kullandığım “çare” kelimesi de bu görüşüme bir atıftır. Eğitimde karşılaştığımız bu çıkmazın nedeni Sanayi Devrimi’nin ihtiyaçlarına yönelik tasarlanmış eğitim ve okul sistemlerinin, bilişim ve otomasyon çağına gerektiği hızda uyum sağlayamamasıdır. Bu nedenledir ki okullar günümüz ihtiyaçlarına cevap verememektedir. Ancak bunun çaresi okulları tümden kaldırmakta değil; okulları çağımızın ihtiyaçlarına göre “yeniden organize” etmektir. Bu re-organizasyon içinse önceliğimiz “nasıl bir insana” ihtiyaç duyduğumuzun geniş katılımlı, demokratik yollarla belirlenmesidir. Böyle bir talebin adresi ise toplumun bizzat kendisi olmalıdır. İşte bu yüzden gelişmiş demokrasilerde sivil toplum örgütlerinin çalışmalarına verilen destekleri anlatmıyorum bile.

Özetlemek gerekirse; içinde bulunduğumuz çağ yeni sosyal, politik ve ekonomik güçlerin sahne aldığı; üstelik bunların büyük bir süratle yer değiştirip, değerlerin hızla tüketildiği bir çağdır. Bu dönüşümlerin etkilerini okullarda da görmek mümkündür. Okullar bir yandan bahsedilen güçlerin savaş arenasına dönmüş, diğer taraftan ise bu savaşımın “nimetlerinden” yararlanmayı hedefleyen popülist akımların aracı olmuştur. Bilişim ve otomasyonun gelişmesiyle birlikte okulların meslek edindirme vasfı yeni-girişimcilerle paylaşılmıştır. Tüm bunlar kurum olarak okulların gereksizliği fikrini doğurmuş; çare “okulsuz toplum” idealinde bulunmuştur. Ne var ki okulların kültürel bir temsilci olduğu, okul yaşantılarının bireyin toplumsallaşmasında oynadığı rol ve bireylerin duyuşsal niteliklerine kazandırdıkları, maddenin yüceltildiği bu çağda atlanmış gözükmektedir. Yapılması gereken; çağımızın ihtiyaçlarına yönelik bir reformdur. Ve bu reformun ana teması okulları esas varlık sebeplerine yeniden kavuşturma, ona kaybettiği ruhu üfleme olmalıdır. Bunu yaparken; dijitalleşme, yetki devri, hesapverebilirlik, demokrasi ve evrensel değerler temel alınmalı, gerekirse yeni bir idari yapılanma kurgulanmalıdır. Son zamanlarda hızla yaygınlaşan “alternatif okullar” bu anlamda umut vermektedir. Unutulmamalıdır ki en büyük güç toplumdur. Tarihte hiç bir harici güç toplumu karşısına alma cesaretine sahip olmamıştır. Dolayısıyla ancak okullarına sahip çıkan toplumlar bu büyük dönüşümün mimarları olacaktır.

Erdem Oklay

Facebook Yorumları
Erdem Oklay
Erdem Oklay hakkında 13 makale
Lisans eğitimini Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Fen Bilgisi öğretmenliği bölümünde tamamlayan Erdem Oklay, Dokuz Eylül Üniversitesi Eğitim Yönetimi ve Denetimi bilim dalı yüksek lisans programı mezunudur. Halen Eskişehir Osmangazi Üniversitesi'nde doktora eğitimini sürdürmektedir. Akademik ilgi alanları; eğitim sosyolojisi, dezavantajlı çocukların eğitimi, eleştirel pedagoji, eğitim tarihi, eğitim politikaları ve liderlik kavramı ile nitel araştırma metodolojisidir. 2008 yılından beri MEB'de fen bilgisi öğretmeni olarak görev yapan Oklay'ın editörlü kitaplarda bölüm ve makale yazarlığının yanı sıra, bilimsel toplantılarda sunulmuş bildirileri bulunmaktadır. Oklay, çeşitli internet sitelerinde başta eğitim olmak üzere, bilim ve gündelik yaşama dair yazılar yazmakta; ayrıca içerik editörü olarak görev yapmaktadır. Çalışmaları neticesinde 2015 yılında MEB tarafından "yılın fark yaratan öğretmenlerinden" seçilerek Ankara'da düzenlenen Öğretmenler Günü etkinliklerine il temsilcisi olarak davet edilmiş; 2017 yılında ise CERN'de düzenlenen 7. Türk Öğretmenler Çalıştayı'na katılmıştır.

İlk yorum yapan olun

Yorumunuz

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.