Terazinin Kolları Var Elleri Yok

Yaşadığımız hayat üretim ve tüketim üzerine kurulmuş gibi sanki. Yaptıklarımız, düşündüklerimiz, beş duyu ile algıladıklarımız içerisinde hep bir üretim ve tüketim bulunmaktadır. Bu üretim ve tüketim tüm hayatımızı saran yaşantılarımızı içine alıp kategorize eden ana başlıklardır. Aldığımız nefes, harcadığımız enerji, yediğimiz, içtiğimiz, gezip gördüklerimiz, iş hayatımızda yaptıklarımız ya ürettiğimiz ya da tükettiğimiz aktivitelerle geçiyor. Doldur boşalt gibi dünya büyük bir sürahi olmuş, bir yandan dolarken bir yandan boşalıyor. Bu hareketlilik içerisinde hazırı tüketen sayı arttıkça denge bozulmakta, üretilen talebi karşılayamaz hale gelmektedir. Bunun için de üretime daha fazla yatırımlar yapılarak üretim malzemeleri endüstrileşmekte ve talepler bu şekilde karşılanmaya çalışılmaktadır.

Yaşamını sürdürmeye devam ederken daha çocukluktan başlıyor hazırı tüketme alışkanlığı. Üretim ve tüketim arasında gidip gelen insana, hazırı tüketme alışkanlığı çocuklara yapılan aşılar gibi yapılıyor sanki. Aşının çocukları hastalıklardan koruduğu gibi, hazırı tüketme alışkanlığı da zamanın gerisinde kalacak telaşından koruyor anne babaları. Bu düşünceyi çocuklar büyürken öğreniyor ve böylece hazırı tüketmeye alışıyorlar.

Günümüzde var olan oyun alanlarını bir düşünelim. Oyun salonları, sokaklardaki parklar, site içerisindeki oyun alanları geliyor gözümün önüne. Bu alanlardan hangileri çocukların gidip üreterek oynamalarına izin veriyor. Çocuklar bu oyun alanlarında tasarım yapabiliyorlar mı? Taş, toprak, su, tahta parçaları ile temas edebiliyorlar mı? Çamurdan bebek yapıp evcilik oynayabiliyorlar mı? Hayal gücü harekete geçebiliyor mu? Oyun alanları, tasarıma ya kapalı ya da çok az imkan veriyor maalesef. Çocuk oyun alanına gidiyor ve hazır oyuncaklar, teknolojik ürünlerle saatlerce zaman geçiriyor. Anne baba da ya alışveriş merkezini gezerek ya da parkta bankta oturup çocuğunu seyrederek zaman geçiriyor.

Tercihler, üretim ve kalıcı öğrenme arasındaki bağlılık sıkı bir ilişki halindedir. Ne yapacağına karar verip bir tercihte bulunmak ve sonrasında tercih doğrultusunda üretmek için harekete geçmek kalıcı öğrenmeyi beraberinde getiriyor. Günümüzde benim gibi orta kuşağın çocukluğuna olan özleminin de biraz bundan kaynaklandığını düşünüyorum. Çözüm odaklı yaklaşımlarla eldeki imkanlarla oyun alanları tasarlamak biz çocukların işiydi o zamanlar. Tasarım beraberinde birlikte düşünmeyi, fikirleri, tartışmayı da beraberinde getiriyordu. Şimdi gelişen dünya sanal oyunları, sanal kimlikleri sunarak tasarım yapmalarını istiyor çocuklardan. Çocuklar da yapıyor yapmasına, öğreniyor öğrenmesine ama akran etkileşimi ile beraber öğrenecekleriyle, kişiliklerine katacakları öğrendiklerinin içinde eksik kalıyor.

Müthiş bir hız zamanı yaşıyoruz. Üretimde çeşitlilik, kullanışta pratiklik ile beraber zamanı da kısaltmak için neredeyse her yeni gün, yeni bir ürün çıkartıyor karşımıza. Arabaların hız sınırı, internet hızı artıyor. Zaman kaybını yaşayacak olmak, insanda kovalanıyor hissi veriyor sanki. Onun için de zamanı en kısa harcayacağı tercihlerle yaşantısını şekillendirip kendisine konfor alanı sağlıyor. Sağlanılan konfor insanda rahatlığı beraberinde getiriyor ve bu rahatlık da ona bir konfor alanı sağlıyor. O alandan dışarı çıkma ihtiyacı hissetmeyeceği bir alan oluyor zamanla. Yetişkinlere iyi gelen bu yaşam tarzını çocuklar da modelliyor ve böylece onlar da kendi konfor alanlarını oluşturuyorlar.

Öğrenme dediğimiz artık ekonomik olarak da kar edilen bir hal aldı. Çocuk için ihtiyaç, öğrenme merakı, kalıcı öğrenme diyerek tasarlanan ürünler; pazarlama mantığıyla çıkar sağlama uğruna hazırı dayatmadan başka bir şey değil ne yazık ki. Geliştirilen yapımı basit bir materyal bile birkaç ay sonra raflarda yerini alabiliyor. Sonrasında da şu söz dolaşıyor aramızda. “Uğraşma, hazırı var” bu söz aslında yaşadığımız yüzyılın bize öğrettiği bir söz. Biz de tam tersine çocuğun araştırmasını, keşfetmesini, deneme yanılmalar yapmasını bekliyoruz. İşte öğrenme kelimesinden ne anladığımız ile ne yaptığımız arasında da önemli çelişkiler olduğunu düşünüyorum. Kendi ürettiği ürünü insanların öznel gerçekleriymiş gibi algılamalarını, pazarlama yoluyla sağlamak o kadar meşrulaştı ki artık. Birileri çocukların öğrenmeleri uğruna onlar için bir şeyler düşünüyor, çocuklardan da bu kendileri için düşünülen üzerine deneyimler yaşayarak öğrenmelerini istiyor. Baştan aşağı çelişen bu düşünce içerisinde anne babalar, öğretmenler de “Hadi bakalım çocuklar, etrafınızda bu baş döndürücü tasarımlar varken siz yaparak yaşayarak öğrenin bakalım” der gibiyiz. Hazıra alışan çocuk, doyumu alamadığından yani üretim süreci içerisinde yer alamadığından çok hızlı tüketiyor.

Dünyaya gözlerini açan bebek bu zamanda hazırı tüketmek üzere şırıngalanıyor gibi. Bu şırıngayı da ona bu zamanın dayattıklarını koşulsuz kabul eden yetişkinler yapıyor maalesef. İnsan büyüyor ve çocukluktan itibaren oyun, eğlence, eğitim vb. pratiklik adıyla sunulanlar hazıra alıştırıyor bireyi. İşte insan, yaparak yaşayarak öğreneceğim düşüncesi ile verilen hazırı tüketme alışkanlığı arasında gidip geliyor ve zamanla terazinin dengesi bozuluyor. Terazinin bir kolunda hazırcılığın beraberinde getirdiği, sermayeyle beslenen, niyetle yapılanın çeliştiği hazırı sunma diğer kolunda kendi olma yolunda ilerleyen çocuğun öğrenme isteği ve niyeti ile beraber yapmaya çalışıp öğrenmeye çalıştıkları. Bu iki kol maalesef kendi içinde çeliştiğinden birbirini saramıyor. Yani anlayacağınız terazinin kolları var ama eli yok…

Facebook Yorumları

İlk yorum yapan olun

Yorumunuz

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.